PSİKİYATRİ ve HAYAT

 

Güncelleme

24 Ocak 2010 Pazar

        psikoterapi, tıp, psikiyatri, psikoloji, sanat, edebiyat, felsefe, antropoloji, tarih yazıları

Psikiyatri-psikoloji yazıları

Haberler

Hastalıklar

İletişim ve Kimlik

Fathers 4 Justice grubu bir gösteride

 

Babalar ve çocukları

 

Mahkeme 11 yaşındaki çocuğun nefret ettiği ve dört yıldır görmediği babası ile yaşamasına karar verdi (İngiltere)

dailymail.co.uk / By Jonathan Petre 24 January 2010

 

On bir yaşındaki oğlan çocuğu, birlikte yaşadığı annesinin yanından alınarak, yüz mil uzaktaki babasının yanına gönderilecek.

Çocuk babasından nefret ediyor.

 

Temyiz Mahkemesi çocuğun annesi tarafından sağlıklı bir şekilde büyütüldüğüne ve hayatından memnun olduğunu kabul etti.

 

Yinede mahkeme çocuğun dört yıldır görmediği babası ile yaşamasına karar verdi.

 

Uzmanlar, yargıcın kararının çocuğun hem anne ve hem de babasına ihtiyaç duyacağı, iki ebeveynin de çocuk için önemli olacağı, bakış açısından kaynaklandığını söyledi.

Çocuğun anne ve babası, çocuk doğmadan ayrılmışlar. Baba yıllarca çocukla iyi ilişki kurmak için gayret göstermiş.

 

Maddi durumu iyi olan baba Londra’da güzel bir evde yaşıyor. Yeniden evlenmiş iki çocuğu olmuş ve çocukların ikisi de özel okula gidiyor.

 

Babası, 11 yaşındaki oğlu Londra’ya geldiğinde, onu da özel okula göndereceğini söylüyor.

Çocuğun annesi ise çocukla mutlu olduğunu babasının istediği zaman gelip çocuğu görebileceğini söylüyor. Kadın bir işte çalışıyor.

 

Mahkeme annenin, baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi desteklediği yolundaki beyanını ikna edici bulmadı.

 

Mahkeme oğlan çocuğunun babasından nefret etmesini akıl dışı olarak nitelendirdi. Eğer baba ile çocuk bir araya getirilemezse, bunun çocukta duygusal ve davranışsal bozukluklara yol açacağı söylendi.

 

Yargıç annenin, baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi bozduğunu, babadan gelen bütün hediye ve tebrik kartlarının anne tarafından ortadan kaldırıldığını söyledi.

 

Babanın çocuğa düşkün olduğunun anlaşıldığını, ama çocuğun inatçı bir şekilde babasını istemediği anlaşıldı.

 

Yargıcın düşüncesi şöyle: Anne çocuğu pek çok aktiviteye yönlendirerek çocuğun zamanının çoğununu bu aktivitelerle geçirmesini sağlamış.  Böylece çocuğun babası ile görüşmesi için zaman kalmamış.

 

Yargıç, annenin, çocuk üzerinde büyük bir etki ve güce sahip olduğunu söylüyor.

 

Yargıç, çocuğun babası ile yaşamaya başladığında bu olumsuz duygularının hemen kaybolacağını düşünüyor. Annenin yoğun duyguları nedeniyle baba ile ilgili meselelerde objektif olamadığını söylüyor.

 

Son zamanlarda Temyiz Mahkemesi babalar lehine böyle üç tane karar vermiş.

 

Bu kararlarda Fathers 4 Justice gibi babaların hakları ile ilgili aktivist grupların son yıllardaki eylemlerinin etkili olduğu söyleniyor.

 

Çocuk ve gelişim teorisi

 

Bu mahkeme kararında yargıçlar teorik bir noktadan hareket etmiştir. Çocuk bulunduğu ortamdan memnundur. Anne memnundur. Baba şikâyetçidir. Mahkeme çocuğun gelecekteki iyilik durumunu düşünerek bu karara varmıştır.

 

Gelecekte kim öle kim kala şu andaki mutluluk önemli değil mi? diye düşünülmemiştir. Bu bakımdan ilginç bir karardır.

 

Babanın rolü, babaya karşı öfkenin halledilmesi terapistin çalıştığı bir konudur.

 

Terapist görüştüğü kişinin babası ile barışmasını ister. Çünkü bilir ki baba ile barışma iç-huzuruna ve kişinin özgürlüğüne giden yolu açacaktır.

 

Terapinin mantığı, kişinin baba ile barışmasının kendi talebi ve kendi isteği ile gerçekleşmesidir. Terapist kişiye bu barışma sürecinde bazen yol gösterir bazen yardımcı olur. Ama kişiyi asla ne yapacağına dair bir öneride bulunmaz, kişiyi yönlendirmez.

 

Baba ile ilişkilerin düzelmesi için bir mahkeme kararı çıkarılması, barışma işinin zorla yapılması, çocuğun anneden zorla alınması çeşitli (önceden görülmeyen) sakıncalar içerecektir.

 

Bu konu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Yazının adı şuydu: Çağımızın bir hastalığı: ÖZGÜRLÜK. Bu yazıdan bir alıntı yapıyorum:

 

Kaş yaparken göz çıkarmak

 

Batı toplumlarında çok güzel yasalar çıkarılmış ve uygulanmaya çalışılıyor.

Şizofren bir hastayı, herhangi bir para talep etmeden hastaneye yatıracaksın!...

Anne-baba çocuğa zarar verirse, kötü davranırsa devlet anne ve babaya ceza verecek, çocuğu koruyacak…

İşte iyi niyetle çıkarılan bu kanunların, bazı örneklerde “kötü” “kısıtlayıcı” uygulamaları da olabiliyor.

Yeni Zelanda’da seçmenler ‘şaplak’ hakkını geri istedi

Yeni Zelanda’da seçmenler, anne-babaların çocuklarına şaplak atmalarının adli bir suç olmaktan çıkarılmasını istedi.

Şaplak yasağı iki yıl önce çocuk istismarı istatistiklerini düşürmek amacıyla kabul edilmişti.

“Şaplak yasağı” olarak bilinen ve 2007 yılında gündeme giren yasa, Yeni Zelanda kamuoyunu ikiye bölmüştü.

Üç hafta süren referandum sonucunda, Yeni Zelandalı seçmenlerin büyük bir çoğunluğu şaplağın suç olmaktan çıkarılması yönünde oy verdi.

 

Çocuk istismarı

 

Çocuklara yönelik cinsel veya fiziksel istismar annenin ve babanın gözü önünde olur. Ama anne ve baba bu istismarı görmezler.  Bu bir çeşit körleşmedir. Bu yüzden anne ve babayı direkt suçlamak meseleyi dar bir alanda ele almak demektir.

 

Çocukların ailelerini geçindirmek için sokakta ticaret yapması. Çeteler tarafından dilendirilmesi. Medya araçları tarafından eğlence aracı olarak kullanılması çeşitli derecelerde istismar içerir.

 

Çoğu zaman gözümüzün önünde olan biten istismarı biz de algılamakta/anlamakta zorluk çekeriz.

 

Çelişkiler çağı

 

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, psikolojik gelişim teorisi bir mahkeme kararı için gerekçe olabiliyor.

 

Belki bu kararın alınmasına (İngiltere’de) aktivist (eylem yapan) babaların etkisi de olmuştur.

 

Ama ideal bir çocuk gelişimini yukarıdan mahkeme kararı ile dayatmaya çalışmak, bu kadar ince ayar yapmak sorunları çözücü bir yöntem olamaz.

 

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, artık insanların çoğu sorun tanımlama, bilgilenme açısından çok fazla olanağa sahipler.

 

Ama yargıçlar şunu anlamalıdır, elini uzatınca ulaşacakmışsın gibi duran hedef bize aslında o kadar yakın değildir.

 

Hedefi net olarak tanımlayabilirsiniz, bu tanımınız doğru da olabilir. Ama o hedefe karmaşık bir yoldan varmak zorundasınız. Yoksa kaş yapayım derken göz çıkarırsınız.

 

Dr. Kubilay Boğoçlu

Psikiyatri Uzmanı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski bir şiir, eski bir hikâye
Eski bir ezgi var aklımda
Herkes hayattaydı bildiğim herkes
Hiç korku yoktu, yoktu aklımda

(Şebnem Ferah)

 

Özgürlüğün Yolları II

 

Ölümün iki anlamı

 

Sevdiğimiz bir insanı kaybetmek kahredici, üzüntülü bir yaşantıdır. Ölümün günlük anlamı yok oluştur. Ölen kişi maddi dünyadan ayrılır. Onun canlı varlığını bir daha göremeyeceğimizi biliriz.

Şair-i Azam Abdülhak Hamit Tarhan, Bombay’da devlet görevlisi olarak çalışırken karısı hastalandı. İstanbul’a dönüş yolculuğunda şairin karısı Beyrut’ta vefat etti (1885). Tarhan ünlü Makber şiirini eşinin anısına yazmıştır.

 

Fatma mezardan çık ayağa kalk!

Seni hatırladığım haline dön

Senin bir sözüne razıyım…

Güller gibi tebessüm et

Gönlümün yarasına çare bul merhamet et

Bir tatlı bakışla bir gülüşle

Hayatımın günlerini tamam et (2)

 

Sevgiliyi kaybetmek yalnızca onun ölmesi şeklinde olmaz. Örneğin eski bir sevgiliden ayrılırken, o sevgili yok olmaz. Maddi dünyadan ayrılmaz, yani ölmez. Ama biz onu ölmüş gibi algılarız.

Eski sevgiliyi yeni hayatında rahat bırakmak isteriz. Keza bizde yeni hayatımızda eski sevgilimize uygun bir rol veremeyiz. İki taraf için de iyi olan, rahatlatıcı olan çözüm iki tarafın birbirlerini bir daha aramamasıdır. Böylece maddi dünyada var olmaya devam eden, yaşayan bir kişiye ölmüş muamelesi yaparız. Bu davranışımızı kimse garipsemez, hatta onaylar. Bu anlamda “ölümü” biz seçeriz. Kendi irademizle eski sevgilimizi “sembolik anlamda” öldürürüz.

 

Maddi ölüm gerçekleştiğinde istesek de eski sevgiliye ulaşamayız. Sevgili toprak olup çürümeye başlamıştır. Bu dış dünyanın bize dayattığı bir gerçektir.

Kendi irademizle seçtiğimiz sembolik ölümde ise, eski sevgiliye istediğimiz an ulaşabiliriz. O bizim mahallemizde oturabilir, aynı iş yerinde veya aynı okulda olabilir. Çok yakınımızda olmasına rağmen ona ulaşmayı tercih etmeyiz. O bu dünyada yokmuş gibi davranırız. Yok-sayma davranışımız agresif ve sert bir davranıştır. Düşünsenize bu yok sayma davranışını insanların tamamı bir kişiye aynı anda yapsa o kişi ya intihar eder ya delirir.

Bir ölçüde patolojik diyebileceğimiz bu davranışımız enerjisini nereden alır? Bu davranışımız enerjisini eski sevgili ile kurduğumuz dünyanın yıkılmaya mahkûm olan kof bir dünya olduğu inancından (algısından) alır. Ayrıca yeni sevgili ile kurduğumuz yeni dünyanın sağladığı güçlü ve umut dolu yaşantılar eskiyi unutmamız için bize güçlü bir motivasyon verir.

 

Hayatın Anlamı

 

Hayatın anlamı basite indirgenecek bir konu değildir. Bunu hepimiz biliriz. Yine de basit olarak hayatın anlamını şöyle ifade edebiliriz: Çocuk yaşımızda bizi hayata bağlayan bir veya iki kişi vardır. Bu kişiler anne ve babamızdır. Bazı durumlarda bu kişiler çeşitlenebilir. Daha sonra ise anne ve babamızın yerine koyacağımız çok sayıda sevdiğimiz insanla ilişkiye gireriz. Bize yabancı olan insanlar, hayatımıza eşimiz olarak dostumuz olarak, aynı inançları paylaşan insanlar olarak girerler ve bizimle güçlü bağlar kurarlar.

 

Hayatı anlamlı kılan ailemiz ve bu çok sevdiğimiz insanlardır.

 

Örneğin Vietnam savaşındaki askerlerin anlamsızlık duygularına kapılmalarının sebebi nedir? Savaşta çok sayıda sevdiğiniz insanı aynı anda kaybedersiniz. Bu kayıplar, yalnızlık ve tek başınalık duygusu ile hayatı anlamsız kılar. Büyük bir deprem olsa, toplumda yaşayan hemen herkes anlamsızlık düşüncelerine kapılmaya başlayacaktır. Çünkü sevdikleri insanlar ya ölmüşler veya ölüm tehlikesi yaşamışlardır.

 

Çok sayıda insanı yüksek bir enerji ile sevmeyi başarmak bizi güçlü kılar. Sevdiğimiz tek-bir- insanın kaybı bizi anlamsızlık-intihar düşüncelerine kadar, bu uç noktaya kadar sürüklemeyebilir. Hayatta kalan dostlarımız ile bu acıyı paylaşıp göğüsleyebiliriz.

 

Bazen çeşitli nedenlerden dolayı hayatımızda bir insan çok önemli hale gelir. Yaşama sanki bu insanın varlığı ile tutuluruz. Bunun en bildik formu “kara sevdadır”. Bu durumda bu çok önem verdiğimiz insanı kaybetmek bizim için ölüme eşdeğerdir.

 

Ölüm arzusu

 

Yaşamımızın bazı anlarında takıntılı bir şekilde ölümü arzulayabiliriz veya yaşam boş ve anlamsız gelmeye başlar. Bu duruma neden olan şey sevdiğimiz insan veya insanların kaybıdır. Bu sadece ölüm şeklinde olmayabilir.

İlişkiler bir şekilde bozulur.

Hayatın ilerleyen anlarında, eski dostlar farklı yaşantılara, farklı seçeneklere yönelebilir. Sevdiğimiz insanlarla çatışmalı bir şekilde ayrılmak zorunda kalabiliriz.

İçinde kendini mutlu ve huzurlu hissettiğimiz dünya bir kere daha yıkılır.

 

Ölüm arzumuz gerçek bir ölüm isteği olamaz. Çünkü ölüp geri gelen kimse yoktur. Yani biz önce ölüm durumunu yaşayıp sonra tekrar hayata dönmeyiz. Ölüm bizim için varsayımsal ve ancak dinlerin tam olarak açıkladığı bir durumdur.

İntihar isteği ve ölüm arzusu aslında var-olan ilişkilerdeki krizi gösterir. Sembolik bir arzudur.

 

İçinde kendimizi iyi ve mutlu hissettiğimiz eski dünya yıkılmıştır. Kendimize yeni bir dünya kurma konusunda hiçbir isteğimiz kalmamıştır. Bu durum intihar için uygun bir durum ortaya çıkarır.

 

 

Değişim arzusu ve ölüm arzusu

 

İntihar etmek isteyen ama ölmeyen insanlar vardır. Bu insanlardan biri örneğin Boğaz Köprüsünden atlayıp sağ kalır. Ölüme bu kadar yakın olup canlı dünyaya geri döner. Ölüme bu kadar yakın olmuş insanlar garip bir şekilde intihar fikrinden vazgeçerler. En azından bir süre intihar düşüncesi kişisel gündemlerini işgal etmez.

 

Bizi intihara sürükleyen içsel çatışmamız, geçmiş dünyamız ile bağlarımızı tam olarak kopartmadığımız için olur. İntihar arzusu aslında bizim ARAF’TA olduğumuz gösterir. Hayatımızın içinde bir geçiş bölgesinde, bir bekleme salonunda iç çatışmaları acılar ve üzüntüler içinde “cennete” girip giremeyeceğimizi bekleriz.

 

Dominant nesne

 

Aklınıza şöyle bir düşünce gelebilir. Diyelim Ahmet Bey, bir yakınını kaybetmedi. Etrafındaki sevdiği insanlar değişmedi. Öyleyse neden ölmek istiyor, neden yaşam boş ve anlamsız geliyor?

 

Sevdiğimiz birkaç kişi hayatımızda dominant bir rol oynar. Öyle bir an gelir ki bu dominant kişilerden biri veya birkaçı hayatımızdaki eski önemini yitirir. Bu insanlar belki yine hayatımızda önemli birisi olarak kalırlar, ama eski birincil veya temel önemli rolleri kaybolur. Örneğin, evlenen bir kızın anne ve babası kızları üzerindeki haklarından kısmen vazgeçmek zorundadır. Diyelim Ankara’da yaşayan bir hanım İstanbul’a gelin olarak gelir. Ankara’daki kızın ailesi, artık kızlarını her istedikleri zaman göremeyeceklerini bilirler. Her iki taraf için de ilişkinin ağırlığında bir azalma olmuştur.

 

Terapist dominant bir nesne olabilir mi?

 

Terapist hemen daima yardımcı bir nesnedir. Terapistin dominant olamayacağını terapi alan kişi de bilir, terapistte bilir.

Kişi ruhsal krize girdiğinde, kendisi için dominant olan nesnelerden vazgeçmek zorunda kalır.

Ruhsal bir kaos yaşar. Terapist bu süreçte kişiyi hem bir arkadaş gibi -insani- açıdan hem de entelektüel açıdan destekler.

 

Bir keresinde bir hanım bana şöyle demişti: Arkadaşımla ben de sohbet ederim. Ben de arkadaşıma destek veririm. Sizin yaptığınız terapi ile benim desteğim aynı anlama gelmiyor mu?

 

Bu düşüncede kısmı bir doğruluk vardır. Bir arkadaş dominant bir nesne olmasa bile yardımcı bir nesne olarak terapistin yerine alabilir.

Aynı şekilde bir falcı, bir yaşam koçu da terapistin yerini alabilir.

 

Ama psikolojik analizle çalışan terapisti bütün diğerlerinden ayıran şey entelektüel performansıdır. Terapist diğerlerine göre büyük resmi daha iyi görür ve sezer. Kişinin nereden gelip nereye gitmek istediğini daha iyi kavrar.

 

Tüketilmesi gereken eski ilişkilerin tüketilmesi, gemilerin yakılması ve umut dolu yeni bir dünyaya geçiş yapılması. İşte milyonlarca yıldır gerçekleşen yaşamın bu hüzünlü ve umutlu döngüsünde terapist bir katalizör (hızlandırıcı) rolü üstlenir.

 

Tartışma

 

Terapist dominant bir nesne olabilir mi? Sorusunun cevabına; hayır demiştim. Bir arkadaşımla yaptığım tartışma sonucunda bu soruya aynı zamanda evet cevabı verileceğini de düşünüyorum.

 

Gelişimsel açıdan bakıldığında kişi dominant nesnelerle arasındaki bağ gevşediği zaman veya bu nesneleri örneğin bir trafik kazasında kaybettiği zaman terapiye gelir.

 

Terapist ne geçmişteki dominant nesnelerin yerini tam olarak tutabilir, ne de gelecekte kişinin yatırım yapacağı bir nesne olamayacaktır. Bu anlamda dominant bir nesne olamaz.

 

Ama aynı zamanda terapist bir zaman dilimi içinde (terapi süresince) önemli bir rol üstlenir. Terapi ilişkisi içindeki bu iki insan (grup terapisi ise insanlar) birbirlerini önemserler. Terapi ilişkisi bu iki insana bütün hayatı boyunca unutamayacağı bir deneyim yaşayacaktır. Bu yaşantılar bu insanları birbirine güçlü bir şekilde bağlar.

 

Bu anlamda ( gelişimsel bakış açımızın dışından bakarsak) o anın duygu ve düşünceleri ile bakarsak terapist dominant bir nesne olur.  Terapi ilişkisi belirleyici bir önem kazanır.

 

 

Dr.Kubilay Boğoçlu

Psikiyatri Uzmanı

 

1- Şebnem Ferah

2-www.bilgipasaji.com Abdülhak Hamit Tarhan’ın Makber Şiirinden Türkçeleştirilerek alınmıştır.