Yazıyor!
Cinayeti Yazıyor!
19 Eylül 2009 Cumartesi
1962 yılı bitiyor. Avustralya’da, Sydney kentindeyiz. Ken
ve Ruth Nash, evlerinde arkadaşları için yeni yıl partisi veriyor. Nash çifti
1956 yılında bu evlerine taşındıklarından beri pek çok parti verdiler.
Yılbaşı partisine ilk gelen kişi Dr.Gilbert Bogle. Bay
Bogle Fizikçi, Ulusal Bilim ve Araştırma Organizasyonunda çalışıyor (CSIRO).
Toplantıya katılanlar arasında Bay ve Bayan Chandler de
var.
Bay Bogle, Bay ve Bayan Chandler ile sohbet ediyor. İki
adam aynı araştırma organizasyonunda çalışıyorlar.
Bayan Chandler kocasına, Bay Bogle ile aralarında bir
ilişki olabileceğini ima ediyor.
Bay Chandler bu imaya aldırmıyor. Hatta şöyle cevap
veriyor:
Bay Bogle’ı sevgilin olarak istiyorsan, bunu yapmak seni
mutlu edecekse, yapabilirsin.
32 yaşında bir ev kadını, bir anne düşünün. Yorgun,
bıkkın, mutsuz ve monotonluk duygusu ile yaşıyor. Kocasının başka kadınlarla
ilişkisi var. Bu kadın, kocasının arkadaşı Bay Bogle ile bir ilişki yaşayarak
mutsuz yaşantılarından bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor.
Bay Chandler sigara almak bahanesi ile partiden ayrılıyor.
1963 yılına girerken, gece yarısı partideki 19 insan el
ele tutuşarak Auld Lang Syne şarkısını
söylemeye başlıyor.
Ev sahipleri Bay Chandler’in ayrıldığını fark ediyorlar.
Bayan Chandler ve Bay Bogle’ı bahçede birbirlerine
yakınlaşmış bir şekilde görüyorlar. Bu olayın ifşa olmaması için bahçedeki
çimleri aydınlatan lambayı söndürüyorlar. Bunun üzerine çift geriye dönüp
partiye katılıyor.
Bay Bogle ve Bayan Chandler partiden ayrılıyor. İki âşık, Lane
Cove Nehrinin kıyısına gidiyorlar.
Öykü burada kesintiye uğruyor:
Ertesi sabah Bay Bogle ve Bayan Chandler’in cesetleri
nehir kıyısında bulunur. İkisi de çıplak vaziyettedir. Ama birileri çıplak
bedenlerin üzerine giysi veya karton örtmeye çalışmıştır.
Kısa bir araştırmadan sonra çiftin zehirlenerek öldüğü
anlaşılır. Ama bu iki kişinin ölümü tuhaf bir sır olarak kalır.
Kamuoyu bu olayla uzun süre ilgilenir. 2006 yılında bile
bu olay üzerine bir film yapılır.
Bazıları olayın bir cinayet olduğunu düşünür. Bazıları da
olayın kaza sonucu bir zehirlenme olduğunu düşünür.
Çiftin kullandığı cinsel gücü arttırıcı bir ilaç bu
ölümlerin sebebi olabilir gibi pek çok spekülasyon yapılır.
Bay Bogle bir fizikçidir. Cinayet senaryoları içine “soğuk
savaş” olasılığı da alınır. (1)
Kamuoyu bu ölümlerin nasıl olduğuna dair kesin bir fikre
sahip olamaz.
Cinayet
ve Travma
Evimize temizlik işleri için gelen hanımla sohbet
ediyorum. Sabaha kadar oğlu ile gündemi işgal eden cinayet haberini izlemişler.
Sıra dışı cinayet haberleri bütün toplum tarafından
merakla izlenir.
Bazı cinayetler toplum tarafından farklı ve özel bir
hissediş içinde algılanır.
Aslında çok sayıda vahşice işlenmiş cinayet varken neden
bir cinayet, özel bir vaka, böyle ön plana çıkar?
Bazı cinayetler toplum tarafından bir travma olarak
algılanır.
Olağan insan ilişkilerini bozacak, toplumsal düzeni ve
geleneksel işleyişi sarsacak bir olay olarak değerlendirilir.
Travmatik algı
Travma olağanüstü bir algılama
şeklidir.
Travma toplumda olağan koşullarda
uyuyan refleksleri harekete geçirir.
Travmanın fiziksel olarak
gerçekleşmiş olması önemli değildir.
Toplumun bu olayı bir travma
olarak algılaması gerekir.
Örneğin Arabistanlı bir Hanım için
bir kadının taşlanarak öldürülmesi travmatik bir yaşantı olmayabilir.
Ama Londra’da büyümüş bir hanım
bunu travmatik bir yaşantı olarak algılayabilir.
Eğer bir olay travmatik olarak
algılanırsa, birçok toplumsal dinamik harekete geçmeye başlar.
Güvenlik ihtiyacı artar.
İnsanlar kendilerini çaresiz
hisseder. Çeşitli önlemler almaya çalışırlar.
Örneğin bir hırsızın bir eve
girmesi alıştığımız ve anlamını bildiğimiz bir davranıştır.
Ama şöyle bir haber hepimizi
zıvanadan çıkarır:
“Hırsız merdiven dayayarak bir eve
girdi ve kocasının gözleri önünde adamın karısına tecavüz etti“
Böyle bir olay toplumu ve insanı
algılayışımızı değiştirir.
Bizim yıllardır içinde yaşadığımız
toplumda böyle bir olay söz konusu
olamaz.
Travmatik olay hem kişisel hem de
sosyal bir isyan duygusu ortaya çıkarır.
Bu olay “normal” bir olay değildir.
Travma ve toplum
Örneğin öldürücü bir deprem
olduğunda, toplum bu olayı bir travma olarak yaşar.
Bu travmaya karşı insanlar çeşitli
tepkiler gösterirler.
Yöneticileri suçlayan pek çok
insan olur. Yöneticiler gerekli önlemleri almamışlardır.
Yöneticiler iyi binalar yapamamışlardır
veya binaların denetimini iyi yapmamışlardır vs.
Bu suçlama, aslında baba (veya
anne veya büyüklerimiz) ile bir zamanlar yaşadığımız iç çatışmasının yeniden
gündeme gelmesidir.
Yöneticiler, bir zamanlar bizim
ihtiyaçlarımız karşısında yetersiz kalmış anne ve babamız gibi algılanır.
Ana-babamız (veya sosyal çevremiz)
hayat karşısında yetersiz kalıp bizi “ezik” “acı çeken” pozisyonlarda
bırakmışlardır.
Bu yüzden bizi büyüten kişilere
karşı bilinçdışı bir öfke hissedebiliriz.
Hatta travma, paranoya gibi
şiddetli bir duyguyu ortaya çıkarabilir.
Kendimizi hayat karşısında yenik
(ezik) hissettiğimiz durumlar, bize kötülük olsun diye mahsustan bazı kişiler tarafından yapılmıştır
(paranoid algı).
Bir zamanlar bizi koruyamamış
büyüklerimize karşı hissettiğimiz eski öfke, şimdiki yöneticilere yansıtılır.
Öfkenin kaynağı, depremde
kaybettiğimiz yakınlarımızın bizde yarattığı üzüntü ve yas reaksiyonudur.
Deprem (veya anlamlandıramadığımız bir travma) bizi savunmasız yakalar.
Ruhumuzda hızlı ve enerjik bir “anlam arayışı” ihtiyacı ortaya çıkar.
Depremle ilgili binlerce algılayış
şekli olabilir. Bu bizim travma karşısındaki hissettiklerimizle, kişiliğimizin
nasıl olduğuyla ilgilidir.
Başka bir algılama
şeklini örnek olarak ele alalım:
Bazı kişiler depremin, yaralanan
ve ölen kişilere verilmiş bir ceza olduğunu düşünür. O yerleşim yerinde yaşayan
kişiler, aslında birçok suç işlemiştir. Dolayısıyla bu şekilde bir
cezalandırılma depremzedeler için uygun, hatta gerekli olmuştur.
Bu algılayış şeklinde, sembolik
baba (veya sembolik anne) eleştirilmez. Bir zamanlar bizleri büyüten
ana-babamız (veya diğer büyüklerimiz) aslında hata yapmamıştır. Onları suçlamak
yerine kendimizi suçlamamız tercih edilir. Hatayı yapan büyüklerimiz değildir.
Biz bir hata yapmışız, o yüzden bu
travmayı yaşamamız gerekmiştir.
“Eğer bir suç işlemeseydik, bize
bu ceza verilmezdi.“
Suçu kendimizde ararız ve
yöneticilere veya herhangi bir kişiye kızmayız. Böyle bir durumda bizi büyüten
insanlara da (sembolik anlamda) kızmamış oluruz.
İlk bakışta tiksindirici görünen
bu algılama da bile bir savunma refleksi vardır.
Bu algılama şekli ile kusursuz
ebeveyn imajı korunur.
Bizi büyüten insanlarda kendi
narsistik yansımamızı görürüz. Eğer büyüklerimiz (kusursuz ebeveynler) her
durumda doğru davranmışlarsa, onların bize anlattığı dünyanın hala geçerliliği
vardır. Büyüklerimizden aldığımız ilham ve hayaller yaşamaya devam etmelidir.
Deprem dünyayı altüst etmiş olabilir, ama bizim narsistik bütünlüğümüze bir
zarar verememiştir.
Deprem insanların hayatını altüst
etmiştir. Gerçek hayatta her şey dağılmış ve kaotiktir. Ama hayali dünyada,
sembolik dünyada kusursuz ebeveyn imajı korunarak bu dağınıklık toparlanmaya
çalışılır.
Birinci algılama şeklinde
yöneticilerle çatışma tercih edilir. Yöneticiler bizi büyüten sosyal çevreyi
sembolize eder.
İkinci algılama şeklinde ise
kimsede suç bulunmaz. bizi büyüten kişiler suçlu değildir. Suç felakete uğrayan
kişilerdedir.
İçimizdeki fırtına
Bizim kişisel dünyamız yoğun bir
hareketlik içindedir.
En huzurlu olduğumuz zamanlarda
bile içimizde fokurdayan bir kazan vardır.
Ama çoğu kez bu hareketliliği
görmek istemeyiz.
Eğer bir otomobil sürücüsü motorun
hareketlerini görerek arabayı sürseydi ne olurdu?
Diyelim şeffaf bir otomobil
yapıldı. Şoför motorun her hareketini görebiliyor. Bu durum şoförün dikkatini
dağıtırdı. Şoför kaza yapardı.
İşte biz de pek çok savunma
sistemi oluşturarak, ruhumuzun hareketli sektörlerini görmezden geliriz.
Konforlu ve güvenli şoför kabininde güzel bir müzik dinleyip huzur içinde yol
alırken her şey çok dingin ve yolunda görünür. Ama içimizde fırtınalar eser.
Travma işte iç dünyamızda
oluşturduğumuz bu huzur ve mutluluk tablosunun ortasına bir bomba gibi düşer.
Kişisel patolojilerimiz ve travma
Travmatik bir olay, her kişiyi
kişiliğinin zayıf bir noktasından çatlatır.
Aynen cama bir basınç
uygulanmasına benzer. Bir süre sonra cam en zayıf noktasından çatlar.
Bu çatlama noktası kişiden kişiye
tamamen farklıdır.
Biz travmatik olayı sosyal ve
herkesin anladığı bir olay olarak yaşarız.
Ama aslında bu travmatik olayı
herkes kendisine göre yaşar.
Yukarıda deprem karşısında
birbirine zıt iki tepkinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalıştık.
Şöyle bir olay düşünün:
Bayan F. bir erkek arkadaşı ile
konuşmak için babasından izin ister. Akşam, hava yeni kararmıştır. Erkek
arkadaşı, yanında bulunan bazı arkadaşları ile kızı kaçırır. Önce tecavüz
ederler sonra öldürürler.
Böyle bir olaya karşı milyonlarca
farklı tepki oluşur.
Örneğin:
Bir kadın anneyi suçlar. Anne kızı
ile yeteri kadar işbirliği yapamamıştır. Önemli kararları kızın durumunu iyi
değerlendiremeyen babası vermek zorunda kalmıştır. Böyle düşünen bir kadın,
erkeklerle rekabet eden bir kadın olabilir. Annenin babayı ekarte edebileceğine
ve güçlü bir şekilde kızını kontrol altına alabileceğine inanır. Bir felakete
karşı bu kadın kendi güçlü yönleri ile mücadele edeceğini düşünmektedir.
Bir kadın kızı suçlar, kız doymak
bilmeyen bir erkek iştahına sahiptir. Babasının iyi niyetini suiistimal
etmiştir. Bu kadının diğer kadınlara karşı güven duygusu zayıf olabilir. Babası
ile iyi ilişkiler kurmuş, zayıf annesi tarafından ihmal edilmiştir belki de.
Bir adam babayı suçlar, baba
kızını kontrol altına almak için yeterli iradeyi gösterememiştir.
Bu suçlamayı yapan adam, otoriter
bir baba tarafından büyütülmüştür. Otoriter baba kendi kuralları ile güvenli
bir dünya oluştururken, sadist yanı ile taciz kar bir tutum sergilemiştir. Bu
eski çatışma yeniden gündeme gelmiştir.
Bir adam güvenlik güçlerini
suçlar, yeteri kadar önlem alınmadığını söyler. Bu adam, anne ve babası
tarafından güvenliksiz bir ortamda ve tehlike algısı ile büyütülmüştür. Anne ve
babası onda yeteri kadar güven duygusu oluşturmamıştır vs vs.
Birkaç cümle ile özetlemeye
çalıştığım çok çeşitli algılama şekilleri oluşacaktır.
Bu algılama şekillerini her
insanın zayıf noktasının farklı
farklı olduğunu tartışabilmek için aktarıyorum.
Peki, bu kadar farklı farklı tepki
duyulan bir olay, nasıl sosyal bir olay haline dönüşebilir?
İnsanlar birbirlerine benzemeyen
milyonlarca tepki verirler. Ama bazı ortak noktalar aynıdır.
Böyle bir olay kabul edilemez.
Bu tür olaylar engellenmelidir.
Bu tür olaylar engellenmezse
eskisi gibi yaşamak mümkün olmayacaktır.
Bu gibi ortak sosyal hissedişler,
milyonlarca farklı algıyı bir araya getirir.
Dr.Kubilay
Boğoçlu
Psikiyatri
Uzmanı
(1)boglechandler.com