ÜRETKEN YAŞAM ENERJİSİNİN (LİBİDO) KİŞİLİĞİN OLUŞUMU İLE
İLGİSİ
01 Ocak 2008 Salı
BİLGİSAYAR
Çalışan ilk bilgisayar,
Sene 1944, Amerika (ABD).
“Adı ENIAC dı.
18 000 radyo lambası, 1500 aktarıcı, 70 000 direnç, 10 000 yoğunlaştırıcı, 6000
şalter kısaca
Bu bilgisayarı bir gün boyunca
çalışır durumda tutmak çok zordu.
Bir keresinde makine beş gün
boyunca tek bir lambası bile bozulmadan çalıştığında makinenin yaratıcıları
yorgunluktan az daha ölüyordu.” (*)
“ENIAC o kadar çok elektrik
tüketiyordu ki, her çalıştırıldığında bütün kentteki ışıklar soluklaşıyordu.
ENIAC aslında tek bir iş için
tasarlanmıştı, ordu için bombalama ve ateşleme cetvellerini hesaplamak.“ (*)
Kapasitesi günümüz ev
bilgisayarları ile kıyaslanamayacak derecede düşüktü.
Von Neumann
bilgisayarın dışarıdan değil içeriden denetlenmesi gerektiği fikrini ortaya
attı. Bu çok cesur bir iddiaydı.
İnsanın klasik algılama biçimine
karşı çıkıyordu. Ama tarihte her önemli yeniliğin arkasında cesur ve klasik
algılamanın dışına çıkan yeni görüşlerin olduğunu unutmamak gerekiyor.
“Bir makinenin içeriden
denetlenmesi düşüncesi, çoğunluğun paylaştığı bilgi birikimine ve sağduyuya
aykırıydı. O vakte kadar makineler, düğmeler ve kollar aracılığı ile hep
dışarıdan denetlenmişti.” (*)
Makinenin içeriden denetlenmesi,
yani programlanması, yani bir yazılımı olması bizi bu günkü gelişmiş bilgisayar
teknolojisine getirdi.
(*)(Bilimin Arka Yüzü- Adrian Berry – TÜBİTAK YAYINLARI)
İMTİHAN
Rahmetli Prof Dr. Sami Zan
hocamız, derslerini çok şakalarla fıkralarla anlatmayı severdi. Böylece sıkıcı
ve zor olarak algılanan anatomi dersi eğlenceli bir hale dönüşürdü. O kadar
eğlenceli olurdu ki, Beyazıt’taki Merkez Kampus’den
Çapa’ya Sami Zan’ı dinlemek için İşletme, Hukuk vs öğrencileri gelirdi. Sınıfta
oturacak yer kalmaz öğrenciler koridorda ayakta bekleşirdi.
Sami Zan’ın kendisi öğrenci iken
verdiği bir seminerde, mezuniyetten hemen sonra bir doktorun evlenmesinin uygun
olup olmadığı fikrini tartışır. O zamanki şartlarda hekimlerin, evlenmek için
gerekli olan parayı elde etmesi için bir süre çalışması veya uzmanlık yapması
gerekmektedir. Sami Zan ise bir doktorun, en kötü koşullarda bile, sünnet
operasyonu yaparak para kazanacağını düşünür.
Sami Zan’ın arkadaşı Doktor
Muzaffer Bey şöyle anlatıyor;
“Fakülteyi bitirdik, askerlikten
sonra görev yerlerimizi belirleyen kuralarımızı çektik. Kurada Sami Zan’a,
Mardin’in İdil ilçesi, bana da Hekimhan Hükümet Hekimliği düştü.
Mektuplaşıyorduk. Bir mektubumda ona “Sünnetçilikten ne haber? Ayda ortalama
kaç sünnet yapıyorsun?”diye takılmıştım. Cevabı hakikaten düşündürücü idi. “Ben
kral olarak doğsaydım, krallık dünyada yasaklanırdı, kara bahtım buraya da
yetişti. Hükümet Hekimi olduğum İdil ilçesinde halkın çoğunluğu Süryani
Hıristiyan; sünnette daha siftahım yok;”
Dr. Muzaffer Sertabipoğlu
http://www.istabip.org.tr/hf/hf398.asp
Sami Zan
anatomi dersini kolaylaştıran bir hocaydı. Anatomideki belirgin, ana, temel
yapıları sorardı. Ayrıntılara fazla girmezdi. Felsefesi zor gibi algılanan bir
dersi kolay hale getirmek şeklindeydi. Renkli bir kişiydi, ilgi çekici ve
dikkati yoğunlaştırıcı bir tarzı vardı.
Tıp
fakültesi öğrencileri arasında Sami Zan’ın bir yaşantısı kuşaktan kuşağa
anlatılır. Doğruluğundan tamamen emin değilim. Ama öyküyü sizlere anlatacağım.
Sami Zan’a zamanında zor bir soru sorulmuş. Hocası, Sami Zan’a kafatasındaki
anatomik oluşumlardan birinin adını sormuş. Ama daha önce hoca, kafatasına
yapay bir delik açmış. Hoca, sanki bu delik gerçekten varmış gibi bu oluşumun
adını sormuş. Dünyanın en zor sorusu! Olmayan bir şeyi var gibi soruyorsunuz.
Sami
Hoca, esprili bir şekilde hocası tarafından zorlanmış, terletilmiş. Belki Sami
Hoca’nın öğrenciyi zorlamayan davranışının nedenlerinden biri de budur.
“Bazı
sınav yapan kişiler açısından sözlü sınavların amacı, sınava çekilen kişileri
ezmek ve bu yolla sınav sonrasında karar vermek gibi karmakarışık bir sorundan
kurtulmaktır (Daha kolay karar vermektir).
Bunun
için sınav yapan kişi şu kuralları uygular.
1. Sınava başlamadan önce, sınava
girecek kişiye bütün meslek yaşamının kendi becerisine bağlı olduğunu açık açık belirtin. Sınav gününün önemini belli edin,
formaliteleri de önemseyin.
2. İlk olarak en zor sorunuzu sorun (Bu önemli. Eğer ilk sorunuz yeteri kadar zor ise, ondan
sonraki soruları yanıtlarken, ne kadar basit olurlarsa olsun, aday (öğrenci)
heyecanlanacaktır).
3. Adayla konuşurken soğuk ve
acımasız olun. Buna karşılık yanınızdaki meslektaşlarınıza cana yakın davranın.
Bunun en etkili yolu, meslektaşlarınıza öğrenci ile ilgili, o sanki odada
değilmiş gibi, onu hesaba katmayan alaycı yorumlar yapmaktır.
4. Her soruya birçok sınır ve koşul
koyun
5. Aday tam yanlışını gördüğünde
kendisinin düzeltmesine fırsat vermeden siz düzeltin.
6. Kendisini derin bir çıkmaza girmiş
gibi hissettiğinde, o çıkmazdan çıkmasına müsaade etmeyin.
7. “Sen bu derse girmedin mi?” gibi
dokundurucu sorular sorun.
8. Açıklama yapmayın, sorunun
yanıtını isteyin.
9. Her beş dakikada bir gergin olup
olmadığını sorun.
10.Sizden
başka soru soran biri varsa öğrenci ikinizi aynı anda görmesin. Böylece onu
“çapraz ateşe” tutabilirsiniz.
11.Güneş
gözlüğü takın, öğrenci yüzünüzün ifadesini okuyamasın.
12.Sınavı
“sen bizi arama biz seni ararız” diye bitirin.” (**)
(**)(Bilimin Arka Yüzü- Adrian Berry – TÜBİTAK YAYINLARI)
PASCAL VE BABAYLA
ÇATIŞMA
Ben kişi
için en yaratıcı ve en verimli psikolojik pozisyonun, babayla iyi ilişki
kurduğu, babayı idealize ettiği ama tamamen babaya tabii olmadığı bir pozisyon
olduğuna inanıyorum. Yani yıkıcı ve reddedici bir ilişkinin de, aşırı uyumlu ve
her söyleneni kabul eden bir ilişkinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ama
yıkıcı ve çatışmalı bir ilişki seçenekler içinde en kötü olanı bence.
“Pascal dahi bir çocuktu. Oğlunun okulda çok fazla
çalıştırılmasını istemeyen babası özel öğretmenler tutmuş, ancak oğlunun
eğitimini dil öğrenmeyle sınırlamıştı. Matematiğin çok tehlikeli olduğunu
düşünüyordu. Bu kısıtlama Pascal’ın merakını
kamçıladı ve kendi kendine matematikle ilgilenmeye başladı.
12
yaşında, üçgen biçiminde bir kâğıt kesti. Bu kâğıt üçgenin üç kenarını, üç köşe
taban çizgisinde aynı noktada buluşacağı biçimde katlayarak üç açının
toplamının 180 dereceye eşit olduğunu gösterdi. “ (Bilim İş Başında- John Lenihan- TÜBİTAK YAYINLARI)
BİLİMSEL MERAK, BİLİMSEL
ENERJİ VE LİBİDO (Üretken enerji)
Dr. Carl
Sagan, bir süre önce Ulusal Bilimler Akademisi’nin en önemli ödülü olan
Toplumsal Refah Madalyası’na layık görülmüştü: “… Sagan, bilimin toplumsal
refah yolunda uygulanması adına seçkin katkılar yapmıştır… Hiç kimse bilimin
merak, heyecan ve coşkusunu geniş kitlelere aktarmada Carl Sagan ve az sayıda
diğer bilim adamı kadar büyük başarı göstermemiştir. Sagan’ın milyonların düş
gücünü yakalama ve zor kavramları anlaşılır terimlerle açıklama yetisi çok
parlak bir kazanımdır. “Pulitzer Ödüllü Dr. Sagan, İngilizce olarak basılmış
bilim kitapları arasında en geniş okuyucu kitlesine ulaşmış Kozmos da dâhil
olmak üzere, en çok satan kitaplar listesinde yer almış birçok kitaba imza
attı. Televizyon dizisi olarak da yayımlanan Emmy ve Peabody ödülü alan Kozmos, o güne kadarki televizyon
yayımcılığı tarihinde en çok izleyici bulmuş dizi oldu ve bugüne değin altmış
ülkeden beş yüz milyon insan tarafından izlendi..”
(***)
Carl
Sagan bilime olan merakını ve ilgisini açıklarken şunları yazmış;
“1950’li
yıllardaki öğretmenlerime her zaman minnettar oldum ve her birini ayrı ayrı nasıl takdir ettiğimi bilmelerini istedim. Ancak,
geriye dönüp baktığımda, en temel bilgileri lise, hatta üniversite
öğretmenlerimden değil, bilim hakkında hiçbir şey bilmeyen ailemden, o çok
uzaktaki 1939 yılından almış olduğumu görüyorum.” (***)
“1939 un
fırtınalı bir sonbahar günüydü. Sokakta, yapraklar küçük girdaplar oluşturarak
savruluyordu. Sıcacık evimizde güvende olmak güzeldi. Annem mutfakta akşam
yemeğini hazırlıyordu. Oturduğumuz apartmanda, bana sataşacak, yaşça büyük
başka çocuk yoktu. Bir hafta önce, biriyle sıkı bir kavga etmiştim… Sanırım
üçüncü katta oturan Snoony idi. Dövüşürken bir ara
dengemi kaybetmiş ve yumruğumu bakkal dükkânının vitrininden içeri geçirmiştim.
Bakkal
benim için çok endişelenmişti. Bileğime canımı inanılmaz derecede yakan bir
antiseptik sürerken, “Hiç önemi yok benim sigortam var” diyerek beni
yatıştırmaya çalışıyordu. Sonra annem beni oturduğumuz binanın zemin katındaki
doktora götürdü. Doktor bileğimdeki kesikten cımbızla bir parça cam çıkardıktan
sonra yaraya iki dikiş attı.
Akşam
babam olayı öğrendiğinde, “demek iki dikiş?” dedi gözlerini açarak. Bir giysi
fabrikasında makasçı olarak çalıştığı için dikişten iyi anlıyordu. Babamın işi,
kocaman bir elektrikli bıçkı makinesiyle, dev gibi kumaş yığınlarından manto
kolu ya da sırtı gibi kalıplar kesmekti. Sonra bu kalıplar, makinelerin başında
oturan kadınlara aktarılıyordu. Her zamanki ürkek, çekingen halimden bir anda
sıyrılmış ve birine dişlerimi göstermiş olmama sevinmişti babam.
Aslında
şiddete başvurmayı aklımdan bile geçirmemiştim, birdenbire olmuştu. Tek
anımsadığım, bir an Snoony’nin beni ittiği ve elimi
bakkal dükkânının içinde bulmuş olduğumdu. Bir vitrin kırmış, bileğimi
yaralamış, hiç hesapta olmayan bir doktor masrafına yol açmıştım, ama tüm bunlara
karşılık kimse bana kızmamıştı. Snoony bile her
zamankinden daha arkadaşça davranmaya başlamıştı.
Her zaman
olduğu gibi, babamın gelmesine az kala annem üzerini değişip makyaj yaptı.
Annemle birlikte dalgalı denizi izledik. Güneş batmak üzereydi. Annem eliyle
Atlas Okyanusu kıyısını işaret ederek,
“Oralarda
dövüşen, birbirini öldüren insanlar var” dedi. İşaret ettiği yeri görmeye
çalışarak baktım.
“Biliyorum
dedim. Onları görebiliyorum”
“Hayır,
göremiyorsun” dedi annem ciddi bir tonla. “Göremeyeceğin kadar uzaktalar”
Annem
onları görüp göremeyeceğimi nereden bilebilirdi? Düşünmeye başladım. Gözlerimi
kısarak baktığımda, ufukta hayali bir çizgi üzerinde birbirini itip kakan,
kılıçla düello eden, çizgi romanlarımdakine benzer küçük siluetler gördüğümü
düşündüm. Belki de annem haklıydı. Tüm bunlar benim düş gücümün ürünüydü
yalnızca. Tıpkı hala bazı geceler, kalbimi deli gibi çarptırarak, beni ter
içinde uykumdan uyandıran gece yarısı canavarları gibi.
Bir şeyin
gerçek mi düş mü olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Hava iyice kararıp, annem yemek
için ellerimi yıkamamı söyleyene kadar gri sulara bakıp durdum. Biraz
neşelendirmek için olsa gerek, babam beni tuttuğu gibi havaya kaldırdı.
Dışarının soğuğu, babamın bir günlük sakalına sinmiş gibiydi.
Aynı yıl
bir Pazar günü, babam bana sabırla sıfırın aritmetikteki yerini, en büyük rakam
diye bir şey olmadığını ve büyük rakamların ürkütücü isimlerini öğretmişti.
“Bulduğun en büyük sayıya her zaman bir ekleyebilirsin”.
Birdenbire
içimi kaplayan çocuksu coşkuyla, 1’den 1000’e kadar tüm tamsayıları yazmak
istedim. Hiç kâğıdımız yoktu, ama babam koşup gömlekleri çamaşırhaneye
gönderirken verilen gri kartonlardan getirdi. Birkaç yüz sayıdan ileri
gidememiştim ki annem banyo saatimin geldiğini söyledi. Hevesim kursağımda
kalmıştı. Ben bine kadar yazmak istiyordum. Babam eğer annemi üzmeden gidip
yıkanırsam, kendisinin yazmaya devam edeceğine söz verdi. Banyodan çıktığımda
babam 900’e yaklaşmıştı. Ben 1000’e ulaşmayı başardım.
Yine 1939
da annem ve babam beni New York Dünya Fuarı’na götürmüştü. Orada gördüğüm bir
şey, bilim ve yüksek teknolojinin ürünü olacak mükemmel bir geleceğin habercisi
gibiydi benim için. Yarının dünyası parlak, temiz, modern olacaktı ve yoksulluk
diye bir kavramdan arınmış olacaktı.
Ne annem
ne de babam bilim adamıydı. Bilim hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorlardı.
Ancak beni aynı anda hem kuşkuculuğa hem de meraka teşvik ederek, bilimsel
yöntemin birbiriyle zor geçinen iki temel düşünce kalıbını da öğrettiler. Ailem
yoksulluğun ancak bir adım ötesinde yaşıyordu. Ama onlara gökbilimci olmak
istediğimi söylediğimde, bana değeri hiç bir şeyle ölçülmeyecek bir destek
verdiler. Gökbilimcinin ne yaptığına ilişkin bilgileri sıfırdı. Üstelik doktor
veya avukat olmamın iyi olacağı yolunda bir fikir aşılamaya çalışmadılar.”
(***)
(***)
(Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı-Carl Sagan – TÜBİTAK YAYINLARI )
Carl
Sagan kendi yolunu seçerken, bilim adamı olması için yolunu seçerken
öğretmenlerinin önemini yadsımıyor. Ama en önemli enerji kaynağının, motivasyon kaynağının, ailesinden geldiğini söylüyor.
Sagan’ın
kendi var-oluşu ile ilgili yazdığı bu metin benim önemsediğim pek çok psikanalitik bilgiyi içinde barındırıyor.
Babası
her büyük rakama bir ekleyerek daha büyük bir rakam elde edebileceğini söyler.
Bir
rakamı çocuk Sagan’ı sembolize eder. Baba ona büyüklük karşısında korkuya
kapılmamasını söylemektedir. Kendiside (Çocuk Sagan da) o büyüklüğü eklenirse
daha büyük bir şey ortaya çıkar. Bu babayla uyum içinde, mevcut dünyaya
girişken ve meydan okuyucu bir bakış açısını üretmektedir.
Üstelik
babası 1000 rakamına ulaşması için ona yardım eder. Yani
Babası
rakamları yazmak için gömleklerin çamaşırhaneye gönderildiği gri kartonlardan
birini getirir.
Sagan
okyanusa annesi ile bakarken okyanusu gri olarak tanımlamıştır.
Okyanus
annesi ve Çocuk Sagan ın önünde gri bir alan olarak
uzanmaktadır.
1939 II.
Dünya savaşı, insanlar okyanusun öteki yanında çarpışmaktadır. Sagan’ın annesi
okyanusa doğru bakıp onlar için kederlenir. Çocuk Sagan annesinin üzüntüsüne
kendisini yakın hissetmektedir. Nerdeyse çarpışma gözünün önünde olmaktadır. Çarpışmayı
gözü ile görmektedir.
Annesi
oğluna karşı gerçekçi davranır. Gerçekçi olan “bilimsel” olan çarpışan
askerlerin bakarak, gözle görülemeyeceğidir.
Bu
noktada dikkate değer olan az sonra baba eve gelecektir. Anne uzaktaki bir
çatışmadan dolayı kederlenir. Aslında oğlan ile baba arasında bilinçdışı bir
çatışma işaret edilmektedir.
Ama kavga
bu kadar sevecen bir babayla yapılamayacağına göre (Bu mantık dışı bir davranış
olur ), kavga Çocuk Sagan ve arkadaşı arasında gerçekleşir.
Babayı
sembolize eden bakkal, camı kırdığı için Sagan’a kızmaz. Camın zaten sigortası
vardır. Cam birçok durumda cinselliği sembolize eden bir maddedir. Şeffaf,
kırılgan, kesici ve göz alıcı!
Kırılan
cam ve kesilen bilek, kanayan bilek..
Daha
sonra iki dikiş atılır. Sagan’ın babası dikişten anlamaktadır. Sagan babasının
işini kumaşları kesmek olarak tarif eder. Kesilen kumaşlar ve babanın makas
kullanması kastrasyon anlamına gelir. Babanın kestiği
kumaşları kadınlar diker, bir araya getirir. Sagan’ın kesilen bileğini de annesi
diktirir.
İki dikiş
olması baba ve oğlu aynı zamanda anne ve babayı sembolize eder. Kesik bilek,
yaralanma ve kanama saldırganlığı sembolize ederken, iki tane dikiş olması, bir
araya gelmiş ikili sevgiyi ve iki libidoyu sembolize eder.
Babası da
Sagan’a kavga ettiği için kızmaz. Hatta kavga ettiği arkadaşı da kızmaz. Sagan,
artık annesinin üzüldüğü durumla başa çıkmayı öğrenmeye başlar. Göremediği
uzaklarda olan, okyanusun öteki yakasında olan bir kavganın yerine, bizzat bir
tarafı olarak kavgayı somut ulaşabileceği görebileceği, kontrol edebileceği bir
hale getirir. Kavgadan sonra herkes mutlu olur. Annesi artık kavga sonucu
yaralanmış oğlunu tedavi edebildiği için, baba onu cesur bulduğu için, kendisi
de hakkını arayabildiği için mutlu olur.
Anne ve
çocuk banyodayken, baba çocuğun güçlenmesi için çaba gösterir. Baba çocuk için
bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Bu noktada çocuğun şüpheci rekabetçi
psikolojik pozisyonu, bir kavga ile gerilimin azaldığı ve gerçekten babasına
güvendiği yeni ve güçlü bir psikolojik pozisyona geçer.
Bu
öyküdeki oedipal kurgu, çocuk için en önemli ve en
çekirdekte yer alan ruhsal organizasyon, çocuğun geleceğini belirleyecektir.
Babayla Yaralayıcı
Çatışma, Babayla Üretken Uzlaşma
C.
Sagan’ın anlattığı kısa ve kendisi için en önemli öyküden, Çocuk Sagan’ın
apartmanda “tek çocuk” olduğunu anlarız. C.Sagan’ın kardeşi var mı bilmiyorum,
ama öykünün okurda bıraktığı duygu, anne ve babanın sevgi dolu ve özenli
davrandığı, “tek çocuğun” öyküsüdür.
Bulunduğu
apartman ve mahalle dünyasında Çocuk Sagan tek çocuk olarak, yani prens gibi varolmuştur. Çocuk Sagan’dan başka bir çocuğun varlığı
kavga ile sonuçlanmıştır. Bu durumda iki çocuk arasında rekabeti ve bunun
sonucu ortaya çıkan bir kavgayı düşünmeye başlarız.
Öyküde
rakamlara özel sembolik anlamlar yüklenmiş:
Bir parça
cam Çocuk Sagan’ın yarasından çıkarılır.
En büyük
rakama bir eklenirse o rakam daha büyük olur.
Çocuk
Sagan apartmandaki tek (bir) çocuktur.
Yaraya iki dikiş atılır.
Anne ve
baba iki kişidir.
Çocuk
Sagan’la üç kişi olurlar
Kavga ettiği çocuk üçüncü katta oturmaktadır.
Bir rakamı güçlüdür, çünkü en büyük
rakamı daha da büyük yapar.
Anne ve baba iki rakamı ile, Çocuk Sagan bir rakamı ile sembolize edilir.
Çocuk Sagan güçlüdür, bir rakamı da güçlüdür.
Gücü ve iyileştirmeyi sembolize
eden doktor birinci katta oturur.
Gri rengin anlamı?
Annesi Sagan’a ellerini yıkamasını
söyler. Çünkü birazdan akşam yemeği yenecektir. Yemek bir doyum şeklidir
(oral). Bu doyum öncesi annesi, çocuğun kirli ellerini yıkamasını istemektedir.
Tam bu sırada çocuğa okyanus gri olarak gözükür. Gri
ile kirlilik arasında bağlantı kurmuştur.
Daha sonra babası çocuğun banyo
yapmasını ister. Anne ile banyo yapması için çocuğa bir ödül verir. Babanın
ödülü çocuğun yazmaya çalıştığı rakamları tamamlamasıdır. Yani baba 1000 e
kadar olan rakamların büyük bir bölümünü yazar çocuğa kalan az bir kısmını
tamamlamaktır. Rakamları yazdıkları karton gri
renktedir. Çamaşırların çamaşırhaneye gönderildiği kartondur. Yani gri karton da kirlenme ve temizlenme eylemini
ifade eder.
Öyküde, kirlenme ve temizlenme ile
gri renk birlikte ele alınmıştır. Temizlenme ve doyum arasında da bir ilgi
kurulmuştur.
C.Sagan, temizlik
kavramını idealize ettiği anahtar bir kavram olarak kullanıyor.
Okyanus temizlenip gri olmaktan
çıkacak.
Çamaşırlar temizlenecek ve gri
kartonlarda taşınmaktan kurtulacak.
Elleri temizlenecek ve yemek
yiyebilecek.
Vücudu temizlenecek sağlam ve
zinde bir çocuk olabilecek.
Doyumun elde edilme süreci, aynı
zamanda bir temizlenme ve arınma sürecidir.
Doyuma giden yolda suçluluk
duygusunun nötralize edilmesi veya bastırılması
gerekmektedir.
Çocuk Sagan annesi ile banyo
yapmak istemez. Banyo yapması için babası ve annesi ısrar eder.
Çocuk Sagan arkadaşı ile kavga
etmek istemez. Yani ona meydan okumak istemez, sadece kendini savunur.
Böylece, savunmacı pasif bir
pozisyonda kalır. Dışarıdan bakan biri artık onu suçlayamaz. Böylece kendisi de
“işlediği suçun” ağırlığından bir ölçüde kurtulmuş olur.
Çocuk Sagan’ın enerjisini harekete
geçirdiği, güçlü bir şekilde ifade edebildiği kompozisyon oluşmuştur. Kastrasyonu kabullenmiştir. Babasının dış dünyada
gerektiğinde kavga edebilen bir çocuğu vardır artık. Yani kolunu yaralaması,
babasına karşı işlediği bilinçdışı suçun bir cezası ve aynı zamanda daha sonra
çatışacağı kişilere karşı da kendi hakkını koruyabilme kapasitesini ifade eder.
Babasının egosu ile kendi büyüklenmeci egosunun (dünyaya egemen olma) uyum
içinde bir arada var olması, ona güçlü bir geleceğin kapılarını açmıştır.