Psikiyatri ve Hayat-ANASAYFA

 

ÜRETKEN YAŞAM ENERJİSİNİN (LİBİDO) KİŞİLİĞİN OLUŞUMU İLE İLGİSİ

01 Ocak 2008 Salı

 

BİLGİSAYAR

Çalışan ilk bilgisayar,

30 metre boyunda,

3 metre yüksekliğinde,

1 metre enindeydi.

 

Sene 1944, Amerika (ABD).

 

“Adı ENIAC . 18 000 radyo lambası, 1500 aktarıcı, 70 000 direnç, 10 000 yoğunlaştırıcı, 6000 şalter kısaca 100 000 in üzerinde parçası vardı.

Bu bilgisayarı bir gün boyunca çalışır durumda tutmak çok zordu.

Bir keresinde makine beş gün boyunca tek bir lambası bile bozulmadan çalıştığında makinenin yaratıcıları yorgunluktan az daha ölüyordu.” (*)

 

“ENIAC o kadar çok elektrik tüketiyordu ki, her çalıştırıldığında bütün kentteki ışıklar soluklaşıyordu.

ENIAC aslında tek bir iş için tasarlanmıştı, ordu için bombalama ve ateşleme cetvellerini hesaplamak.“ (*)

Kapasitesi günümüz ev bilgisayarları ile kıyaslanamayacak derecede düşüktü.

 

Von Neumann bilgisayarın dışarıdan değil içeriden denetlenmesi gerektiği fikrini ortaya attı. Bu çok cesur bir iddiaydı.

İnsanın klasik algılama biçimine karşı çıkıyordu. Ama tarihte her önemli yeniliğin arkasında cesur ve klasik algılamanın dışına çıkan yeni görüşlerin olduğunu unutmamak gerekiyor.

 

“Bir makinenin içeriden denetlenmesi düşüncesi, çoğunluğun paylaştığı bilgi birikimine ve sağduyuya aykırıydı. O vakte kadar makineler, düğmeler ve kollar aracılığı ile hep dışarıdan denetlenmişti.” (*)

 

Makinenin içeriden denetlenmesi, yani programlanması, yani bir yazılımı olması bizi bu günkü gelişmiş bilgisayar teknolojisine getirdi.

 

(*)(Bilimin Arka Yüzü- Adrian Berry – TÜBİTAK YAYINLARI)

 

İMTİHAN

 

Rahmetli Prof Dr. Sami Zan hocamız, derslerini çok şakalarla fıkralarla anlatmayı severdi. Böylece sıkıcı ve zor olarak algılanan anatomi dersi eğlenceli bir hale dönüşürdü. O kadar eğlenceli olurdu ki, Beyazıt’taki Merkez Kampus’den Çapa’ya Sami Zan’ı dinlemek için İşletme, Hukuk vs öğrencileri gelirdi. Sınıfta oturacak yer kalmaz öğrenciler koridorda ayakta bekleşirdi.

 

Sami Zan’ın kendisi öğrenci iken verdiği bir seminerde, mezuniyetten hemen sonra bir doktorun evlenmesinin uygun olup olmadığı fikrini tartışır. O zamanki şartlarda hekimlerin, evlenmek için gerekli olan parayı elde etmesi için bir süre çalışması veya uzmanlık yapması gerekmektedir. Sami Zan ise bir doktorun, en kötü koşullarda bile, sünnet operasyonu yaparak para kazanacağını düşünür.

Sami Zan’ın arkadaşı Doktor Muzaffer Bey şöyle anlatıyor;

“Fakülteyi bitirdik, askerlikten sonra görev yerlerimizi belirleyen kuralarımızı çektik. Kurada Sami Zan’a, Mardin’in İdil ilçesi, bana da Hekimhan Hükümet Hekimliği düştü. Mektuplaşıyorduk. Bir mektubumda ona “Sünnetçilikten ne haber? Ayda ortalama kaç sünnet yapıyorsun?”diye takılmıştım. Cevabı hakikaten düşündürücü idi. “Ben kral olarak doğsaydım, krallık dünyada yasaklanırdı, kara bahtım buraya da yetişti. Hükümet Hekimi olduğum İdil ilçesinde halkın çoğunluğu Süryani Hıristiyan; sünnette daha siftahım yok;”

Dr. Muzaffer Sertabipoğlu

http://www.istabip.org.tr/hf/hf398.asp

 

Sami Zan anatomi dersini kolaylaştıran bir hocaydı. Anatomideki belirgin, ana, temel yapıları sorardı. Ayrıntılara fazla girmezdi. Felsefesi zor gibi algılanan bir dersi kolay hale getirmek şeklindeydi. Renkli bir kişiydi, ilgi çekici ve dikkati yoğunlaştırıcı bir tarzı vardı.

 

Tıp fakültesi öğrencileri arasında Sami Zan’ın bir yaşantısı kuşaktan kuşağa anlatılır. Doğruluğundan tamamen emin değilim. Ama öyküyü sizlere anlatacağım. Sami Zan’a zamanında zor bir soru sorulmuş. Hocası, Sami Zan’a kafatasındaki anatomik oluşumlardan birinin adını sormuş. Ama daha önce hoca, kafatasına yapay bir delik açmış. Hoca, sanki bu delik gerçekten varmış gibi bu oluşumun adını sormuş. Dünyanın en zor sorusu! Olmayan bir şeyi var gibi soruyorsunuz.

 

Sami Hoca, esprili bir şekilde hocası tarafından zorlanmış, terletilmiş. Belki Sami Hoca’nın öğrenciyi zorlamayan davranışının nedenlerinden biri de budur.

 

“Bazı sınav yapan kişiler açısından sözlü sınavların amacı, sınava çekilen kişileri ezmek ve bu yolla sınav sonrasında karar vermek gibi karmakarışık bir sorundan kurtulmaktır (Daha kolay karar vermektir).

Bunun için sınav yapan kişi şu kuralları uygular.

 

1.    Sınava başlamadan önce, sınava girecek kişiye bütün meslek yaşamının kendi becerisine bağlı olduğunu açık açık belirtin. Sınav gününün önemini belli edin, formaliteleri de önemseyin.

2.    İlk olarak en zor sorunuzu sorun (Bu önemli. Eğer ilk sorunuz yeteri kadar zor ise, ondan sonraki soruları yanıtlarken, ne kadar basit olurlarsa olsun, aday (öğrenci) heyecanlanacaktır).

3.    Adayla konuşurken soğuk ve acımasız olun. Buna karşılık yanınızdaki meslektaşlarınıza cana yakın davranın. Bunun en etkili yolu, meslektaşlarınıza öğrenci ile ilgili, o sanki odada değilmiş gibi, onu hesaba katmayan alaycı yorumlar yapmaktır.

4.    Her soruya birçok sınır ve koşul koyun

5.    Aday tam yanlışını gördüğünde kendisinin düzeltmesine fırsat vermeden siz düzeltin.

6.    Kendisini derin bir çıkmaza girmiş gibi hissettiğinde, o çıkmazdan çıkmasına müsaade etmeyin.

7.    “Sen bu derse girmedin mi?” gibi dokundurucu sorular sorun.

8.    Açıklama yapmayın, sorunun yanıtını isteyin.

9.    Her beş dakikada bir gergin olup olmadığını sorun.

10.Sizden başka soru soran biri varsa öğrenci ikinizi aynı anda görmesin. Böylece onu “çapraz ateşe” tutabilirsiniz.

11.Güneş gözlüğü takın, öğrenci yüzünüzün ifadesini okuyamasın.

12.Sınavı “sen bizi arama biz seni ararız” diye bitirin.” (**)

 

(**)(Bilimin Arka Yüzü- Adrian Berry – TÜBİTAK YAYINLARI)

 

PASCAL VE BABAYLA ÇATIŞMA

 

Ben kişi için en yaratıcı ve en verimli psikolojik pozisyonun, babayla iyi ilişki kurduğu, babayı idealize ettiği ama tamamen babaya tabii olmadığı bir pozisyon olduğuna inanıyorum. Yani yıkıcı ve reddedici bir ilişkinin de, aşırı uyumlu ve her söyleneni kabul eden bir ilişkinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ama yıkıcı ve çatışmalı bir ilişki seçenekler içinde en kötü olanı bence.

 

Pascal dahi bir çocuktu. Oğlunun okulda çok fazla çalıştırılmasını istemeyen babası özel öğretmenler tutmuş, ancak oğlunun eğitimini dil öğrenmeyle sınırlamıştı. Matematiğin çok tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Bu kısıtlama Pascal’ın merakını kamçıladı ve kendi kendine matematikle ilgilenmeye başladı.

12 yaşında, üçgen biçiminde bir kâğıt kesti. Bu kâğıt üçgenin üç kenarını, üç köşe taban çizgisinde aynı noktada buluşacağı biçimde katlayarak üç açının toplamının 180 dereceye eşit olduğunu gösterdi. “ (Bilim İş Başında- John Lenihan- TÜBİTAK YAYINLARI)

 

BİLİMSEL MERAK, BİLİMSEL ENERJİ VE LİBİDO (Üretken enerji)

 

Dr. Carl Sagan, bir süre önce Ulusal Bilimler Akademisi’nin en önemli ödülü olan Toplumsal Refah Madalyası’na layık görülmüştü: “… Sagan, bilimin toplumsal refah yolunda uygulanması adına seçkin katkılar yapmıştır… Hiç kimse bilimin merak, heyecan ve coşkusunu geniş kitlelere aktarmada Carl Sagan ve az sayıda diğer bilim adamı kadar büyük başarı göstermemiştir. Sagan’ın milyonların düş gücünü yakalama ve zor kavramları anlaşılır terimlerle açıklama yetisi çok parlak bir kazanımdır. “Pulitzer Ödüllü Dr. Sagan, İngilizce olarak basılmış bilim kitapları arasında en geniş okuyucu kitlesine ulaşmış Kozmos da dâhil olmak üzere, en çok satan kitaplar listesinde yer almış birçok kitaba imza attı. Televizyon dizisi olarak da yayımlanan Emmy ve Peabody ödülü alan Kozmos, o güne kadarki televizyon yayımcılığı tarihinde en çok izleyici bulmuş dizi oldu ve bugüne değin altmış ülkeden beş yüz milyon insan tarafından izlendi..” (***)

 

Carl Sagan bilime olan merakını ve ilgisini açıklarken şunları yazmış;

 

“1950’li yıllardaki öğretmenlerime her zaman minnettar oldum ve her birini ayrı ayrı nasıl takdir ettiğimi bilmelerini istedim. Ancak, geriye dönüp baktığımda, en temel bilgileri lise, hatta üniversite öğretmenlerimden değil, bilim hakkında hiçbir şey bilmeyen ailemden, o çok uzaktaki 1939 yılından almış olduğumu görüyorum.” (***)

 

 

“1939 un fırtınalı bir sonbahar günüydü. Sokakta, yapraklar küçük girdaplar oluşturarak savruluyordu. Sıcacık evimizde güvende olmak güzeldi. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordu. Oturduğumuz apartmanda, bana sataşacak, yaşça büyük başka çocuk yoktu. Bir hafta önce, biriyle sıkı bir kavga etmiştim… Sanırım üçüncü katta oturan Snoony idi. Dövüşürken bir ara dengemi kaybetmiş ve yumruğumu bakkal dükkânının vitrininden içeri geçirmiştim.

Bakkal benim için çok endişelenmişti. Bileğime canımı inanılmaz derecede yakan bir antiseptik sürerken, “Hiç önemi yok benim sigortam var” diyerek beni yatıştırmaya çalışıyordu. Sonra annem beni oturduğumuz binanın zemin katındaki doktora götürdü. Doktor bileğimdeki kesikten cımbızla bir parça cam çıkardıktan sonra yaraya iki dikiş attı.

Akşam babam olayı öğrendiğinde, “demek iki dikiş?” dedi gözlerini açarak. Bir giysi fabrikasında makasçı olarak çalıştığı için dikişten iyi anlıyordu. Babamın işi, kocaman bir elektrikli bıçkı makinesiyle, dev gibi kumaş yığınlarından manto kolu ya da sırtı gibi kalıplar kesmekti. Sonra bu kalıplar, makinelerin başında oturan kadınlara aktarılıyordu. Her zamanki ürkek, çekingen halimden bir anda sıyrılmış ve birine dişlerimi göstermiş olmama sevinmişti babam.

Aslında şiddete başvurmayı aklımdan bile geçirmemiştim, birdenbire olmuştu. Tek anımsadığım, bir an Snoony’nin beni ittiği ve elimi bakkal dükkânının içinde bulmuş olduğumdu. Bir vitrin kırmış, bileğimi yaralamış, hiç hesapta olmayan bir doktor masrafına yol açmıştım, ama tüm bunlara karşılık kimse bana kızmamıştı. Snoony bile her zamankinden daha arkadaşça davranmaya başlamıştı.

 

Her zaman olduğu gibi, babamın gelmesine az kala annem üzerini değişip makyaj yaptı. Annemle birlikte dalgalı denizi izledik. Güneş batmak üzereydi. Annem eliyle Atlas Okyanusu kıyısını işaret ederek,

“Oralarda dövüşen, birbirini öldüren insanlar var” dedi. İşaret ettiği yeri görmeye çalışarak baktım.

“Biliyorum dedim. Onları görebiliyorum”

“Hayır, göremiyorsun” dedi annem ciddi bir tonla. “Göremeyeceğin kadar uzaktalar”

Annem onları görüp göremeyeceğimi nereden bilebilirdi? Düşünmeye başladım. Gözlerimi kısarak baktığımda, ufukta hayali bir çizgi üzerinde birbirini itip kakan, kılıçla düello eden, çizgi romanlarımdakine benzer küçük siluetler gördüğümü düşündüm. Belki de annem haklıydı. Tüm bunlar benim düş gücümün ürünüydü yalnızca. Tıpkı hala bazı geceler, kalbimi deli gibi çarptırarak, beni ter içinde uykumdan uyandıran gece yarısı canavarları gibi.

Bir şeyin gerçek mi düş mü olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Hava iyice kararıp, annem yemek için ellerimi yıkamamı söyleyene kadar gri sulara bakıp durdum. Biraz neşelendirmek için olsa gerek, babam beni tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Dışarının soğuğu, babamın bir günlük sakalına sinmiş gibiydi.

Aynı yıl bir Pazar günü, babam bana sabırla sıfırın aritmetikteki yerini, en büyük rakam diye bir şey olmadığını ve büyük rakamların ürkütücü isimlerini öğretmişti.

 “Bulduğun en büyük sayıya her zaman bir ekleyebilirsin”.

Birdenbire içimi kaplayan çocuksu coşkuyla, 1’den 1000’e kadar tüm tamsayıları yazmak istedim. Hiç kâğıdımız yoktu, ama babam koşup gömlekleri çamaşırhaneye gönderirken verilen gri kartonlardan getirdi. Birkaç yüz sayıdan ileri gidememiştim ki annem banyo saatimin geldiğini söyledi. Hevesim kursağımda kalmıştı. Ben bine kadar yazmak istiyordum. Babam eğer annemi üzmeden gidip yıkanırsam, kendisinin yazmaya devam edeceğine söz verdi. Banyodan çıktığımda babam 900’e yaklaşmıştı. Ben 1000’e ulaşmayı başardım.

Yine 1939 da annem ve babam beni New York Dünya Fuarı’na götürmüştü. Orada gördüğüm bir şey, bilim ve yüksek teknolojinin ürünü olacak mükemmel bir geleceğin habercisi gibiydi benim için. Yarının dünyası parlak, temiz, modern olacaktı ve yoksulluk diye bir kavramdan arınmış olacaktı.

Ne annem ne de babam bilim adamıydı. Bilim hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Ancak beni aynı anda hem kuşkuculuğa hem de meraka teşvik ederek, bilimsel yöntemin birbiriyle zor geçinen iki temel düşünce kalıbını da öğrettiler. Ailem yoksulluğun ancak bir adım ötesinde yaşıyordu. Ama onlara gökbilimci olmak istediğimi söylediğimde, bana değeri hiç bir şeyle ölçülmeyecek bir destek verdiler. Gökbilimcinin ne yaptığına ilişkin bilgileri sıfırdı. Üstelik doktor veya avukat olmamın iyi olacağı yolunda bir fikir aşılamaya çalışmadılar.” (***)

 

 

(***) (Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı-Carl Sagan – TÜBİTAK YAYINLARI )

 

Carl Sagan kendi yolunu seçerken, bilim adamı olması için yolunu seçerken öğretmenlerinin önemini yadsımıyor. Ama en önemli enerji kaynağının, motivasyon kaynağının, ailesinden geldiğini söylüyor.

 

Sagan’ın kendi var-oluşu ile ilgili yazdığı bu metin benim önemsediğim pek çok psikanalitik bilgiyi içinde barındırıyor.

 

Babası her büyük rakama bir ekleyerek daha büyük bir rakam elde edebileceğini söyler.

Bir rakamı çocuk Sagan’ı sembolize eder. Baba ona büyüklük karşısında korkuya kapılmamasını söylemektedir. Kendiside (Çocuk Sagan da) o büyüklüğü eklenirse daha büyük bir şey ortaya çıkar. Bu babayla uyum içinde, mevcut dünyaya girişken ve meydan okuyucu bir bakış açısını üretmektedir.

 

Üstelik babası 1000 rakamına ulaşması için ona yardım eder. Yani 1000 in önemli bir parçası, büyük bir parçası babada sembolize olur. Çocuk Sagan ise onun üzerine “1” rakamını ekler.

 

Babası rakamları yazmak için gömleklerin çamaşırhaneye gönderildiği gri kartonlardan birini getirir.

Sagan okyanusa annesi ile bakarken okyanusu gri olarak tanımlamıştır.

 

Okyanus annesi ve Çocuk Sagan ın önünde gri bir alan olarak uzanmaktadır.

 

1939 II. Dünya savaşı, insanlar okyanusun öteki yanında çarpışmaktadır. Sagan’ın annesi okyanusa doğru bakıp onlar için kederlenir. Çocuk Sagan annesinin üzüntüsüne kendisini yakın hissetmektedir. Nerdeyse çarpışma gözünün önünde olmaktadır. Çarpışmayı gözü ile görmektedir.

 

Annesi oğluna karşı gerçekçi davranır. Gerçekçi olan “bilimsel” olan çarpışan askerlerin bakarak, gözle görülemeyeceğidir.

 

Bu noktada dikkate değer olan az sonra baba eve gelecektir. Anne uzaktaki bir çatışmadan dolayı kederlenir. Aslında oğlan ile baba arasında bilinçdışı bir çatışma işaret edilmektedir.

 

Ama kavga bu kadar sevecen bir babayla yapılamayacağına göre (Bu mantık dışı bir davranış olur ), kavga Çocuk Sagan ve arkadaşı arasında gerçekleşir.

 

Babayı sembolize eden bakkal, camı kırdığı için Sagan’a kızmaz. Camın zaten sigortası vardır. Cam birçok durumda cinselliği sembolize eden bir maddedir. Şeffaf, kırılgan, kesici ve göz alıcı!

Kırılan cam ve kesilen bilek, kanayan bilek..

 

Daha sonra iki dikiş atılır. Sagan’ın babası dikişten anlamaktadır. Sagan babasının işini kumaşları kesmek olarak tarif eder. Kesilen kumaşlar ve babanın makas kullanması kastrasyon anlamına gelir. Babanın kestiği kumaşları kadınlar diker, bir araya getirir. Sagan’ın kesilen bileğini de annesi diktirir.

 

İki dikiş olması baba ve oğlu aynı zamanda anne ve babayı sembolize eder. Kesik bilek, yaralanma ve kanama saldırganlığı sembolize ederken, iki tane dikiş olması, bir araya gelmiş ikili sevgiyi ve iki libidoyu sembolize eder.

 

Babası da Sagan’a kavga ettiği için kızmaz. Hatta kavga ettiği arkadaşı da kızmaz. Sagan, artık annesinin üzüldüğü durumla başa çıkmayı öğrenmeye başlar. Göremediği uzaklarda olan, okyanusun öteki yakasında olan bir kavganın yerine, bizzat bir tarafı olarak kavgayı somut ulaşabileceği görebileceği, kontrol edebileceği bir hale getirir. Kavgadan sonra herkes mutlu olur. Annesi artık kavga sonucu yaralanmış oğlunu tedavi edebildiği için, baba onu cesur bulduğu için, kendisi de hakkını arayabildiği için mutlu olur.

 

Anne ve çocuk banyodayken, baba çocuğun güçlenmesi için çaba gösterir. Baba çocuk için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Bu noktada çocuğun şüpheci rekabetçi psikolojik pozisyonu, bir kavga ile gerilimin azaldığı ve gerçekten babasına güvendiği yeni ve güçlü bir psikolojik pozisyona geçer.

 

Bu öyküdeki oedipal kurgu, çocuk için en önemli ve en çekirdekte yer alan ruhsal organizasyon, çocuğun geleceğini belirleyecektir.

 

Babayla Yaralayıcı Çatışma, Babayla Üretken Uzlaşma

 

C. Sagan’ın anlattığı kısa ve kendisi için en önemli öyküden, Çocuk Sagan’ın apartmanda “tek çocuk” olduğunu anlarız. C.Sagan’ın kardeşi var mı bilmiyorum, ama öykünün okurda bıraktığı duygu, anne ve babanın sevgi dolu ve özenli davrandığı, “tek çocuğun” öyküsüdür.

 

Bulunduğu apartman ve mahalle dünyasında Çocuk Sagan tek çocuk olarak, yani prens gibi varolmuştur. Çocuk Sagan’dan başka bir çocuğun varlığı kavga ile sonuçlanmıştır. Bu durumda iki çocuk arasında rekabeti ve bunun sonucu ortaya çıkan bir kavgayı düşünmeye başlarız.

 

Öyküde rakamlara özel sembolik anlamlar yüklenmiş:

 

Bir parça cam Çocuk Sagan’ın yarasından çıkarılır.

En büyük rakama bir eklenirse o rakam daha büyük olur.

Çocuk Sagan apartmandaki tek (bir) çocuktur.

 

Yaraya iki dikiş atılır.

Anne ve baba iki kişidir.

Çocuk Sagan’la üç kişi olurlar

Kavga ettiği çocuk üçüncü katta oturmaktadır.

 

Bir rakamı güçlüdür, çünkü en büyük rakamı daha da büyük yapar.

Anne ve baba iki rakamı ile, Çocuk Sagan bir rakamı ile sembolize edilir.

Çocuk Sagan güçlüdür, bir rakamı da güçlüdür.

Gücü ve iyileştirmeyi sembolize eden doktor birinci katta oturur.

 

Gri rengin anlamı?

 

Annesi Sagan’a ellerini yıkamasını söyler. Çünkü birazdan akşam yemeği yenecektir. Yemek bir doyum şeklidir (oral). Bu doyum öncesi annesi, çocuğun kirli ellerini yıkamasını istemektedir.

Tam bu sırada çocuğa okyanus gri olarak gözükür. Gri ile kirlilik arasında bağlantı kurmuştur.

 

Daha sonra babası çocuğun banyo yapmasını ister. Anne ile banyo yapması için çocuğa bir ödül verir. Babanın ödülü çocuğun yazmaya çalıştığı rakamları tamamlamasıdır. Yani baba 1000 e kadar olan rakamların büyük bir bölümünü yazar çocuğa kalan az bir kısmını tamamlamaktır. Rakamları yazdıkları karton gri renktedir. Çamaşırların çamaşırhaneye gönderildiği kartondur. Yani gri karton da kirlenme ve temizlenme eylemini ifade eder.

 

Öyküde, kirlenme ve temizlenme ile gri renk birlikte ele alınmıştır. Temizlenme ve doyum arasında da bir ilgi kurulmuştur.

C.Sagan, temizlik kavramını idealize ettiği anahtar bir kavram olarak kullanıyor.

 

Okyanus temizlenip gri olmaktan çıkacak.

Çamaşırlar temizlenecek ve gri kartonlarda taşınmaktan kurtulacak.

Elleri temizlenecek ve yemek yiyebilecek.

Vücudu temizlenecek sağlam ve zinde bir çocuk olabilecek.

 

Doyumun elde edilme süreci, aynı zamanda bir temizlenme ve arınma sürecidir.

 

Doyuma giden yolda suçluluk duygusunun nötralize edilmesi veya bastırılması gerekmektedir.

 

Çocuk Sagan annesi ile banyo yapmak istemez. Banyo yapması için babası ve annesi ısrar eder.

 

Çocuk Sagan arkadaşı ile kavga etmek istemez. Yani ona meydan okumak istemez, sadece kendini savunur.

 

Böylece, savunmacı pasif bir pozisyonda kalır. Dışarıdan bakan biri artık onu suçlayamaz. Böylece kendisi de “işlediği suçun” ağırlığından bir ölçüde kurtulmuş olur.

 

Çocuk Sagan’ın enerjisini harekete geçirdiği, güçlü bir şekilde ifade edebildiği kompozisyon oluşmuştur. Kastrasyonu kabullenmiştir. Babasının dış dünyada gerektiğinde kavga edebilen bir çocuğu vardır artık. Yani kolunu yaralaması, babasına karşı işlediği bilinçdışı suçun bir cezası ve aynı zamanda daha sonra çatışacağı kişilere karşı da kendi hakkını koruyabilme kapasitesini ifade eder. Babasının egosu ile kendi büyüklenmeci egosunun (dünyaya egemen olma) uyum içinde bir arada var olması, ona güçlü bir geleceğin kapılarını açmıştır.

 

Dr.Kubilay Boğoçlu

Psikiyatri Uzmanı

               Psikiyatri ve Hayat-ANASAYFA