Fiona Faraci
ARALIK 2003
“İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak,
içinde bulunduğu evreni tanımaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az
tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. Bunun nedeni ise, en gelişmiş canlı
olan insanın, yine insan tarafından incelenmiş olmasıdır”.
(Engin
Geçtan).
Birey, kendini korumak ve
geliştirmek adına toplumları oluşturmuştur. Toplum içerisinde yaşayan en
gelişmiş varlık ve kendini, dil aracı ile
ifade eden tek canlı insandır.
Dilin öznesi hem birey hem kültür diyebiliriz.1 Dil, bireyin bir toplum içerisinde
kendini ve başkalarını tanımak için
kullandığı bir araçtır. Dilin
öznesi birey dediğimiz zaman, kişinin kendine özgü bir dil anlayışı olduğunu
ifade etmiş oluruz, ama bu özgün ifadenin ne denli toplumsal öğelerden
ayrıştığını saptamak ta zordur. Bu ikileme, Jung bir
açıklama getirmiştir; “İnsan ruhlarının birbirlerinden bu denli ayrı
olduklarını tanımak yaşamımın en şaşırtıcı deneyimlerinden biri olmuştur…
Bireysel bilincimize karşın, yine de benlik bilinci, denizde yüzen bir gemiyi
anımsatırcasına ırksal bilinçaltının engin sahası üzerinde yer alır… kökensel bilinçaltı da bireysel bilinçleri sarar çepeçevre”
(Jung, 1944, s.42) Dil ne kadar sözlü ve yazılı
anlatım içerisinde var ise, simgesel düzeyde de etkinliğini sürdürmektedir.
“Dilin simgeselliği” ise bilinçdışında, düşüncelerin farklı bir anlatım tarzı,
(örneğin; metaforik anlatım), içerisinde ifade edilen
bir düzeyde daha etkin olarak görülmektedir. Murat Tura’ya göre, yapılan temel
hatalardan biri, öznenin oluşumunda dil’in rolünü göz ardı etmekle oluşur.
İnsan, ancak “Simgesel Düzen’e”, yani dil’e girdiği zaman biyolojik bir varlık
olmaktan çıkarak kültürel bir varlık, özne olur.
Dilin, bilinçdışı ile ilişkisini anlamak üzere, Freud ve Lacan’ın konu ile ilgili yaklaşımları ele alınacaktır.
Ayrıca, Bourdieu’nün simulacra
adını verdiği yeni “gerçek” dünyaya ve bilinçdışı ile bağlantısına kısa bir
geçiş yapılacaktır. Son olarak,
bilinçdışı olguların, dil kullanımı ve otorite simgesinden nasıl etkilendiği
ortaya konulacaktır.
Dr. Boone’a
göre, beynimiz, dil aracılığı ile ifade edilen düşüncelerimizi iki ayrı mesaj
olarak aynı anda ortaya koymaktadır. İlk mesaj, “ileriye dönük” (açık) olandır.
Dil yardımı ile ifade edilen bu mesaj çeşidi, bilinç düzeyinde olan ve kişiler
arası etkileşimi sağlayan bir ifade biçimidir. Boone’un
ikinci dil aktarımına tekamül eden sözcük ise, ters
(kapalı) aktarımdır ve bilinçdışı süreçlerle beslenmektedir. Bu düşünceye göre,
ters aktarım kişinin iletişim sırasında ne hissettiğini ifade etmektedir ve
birinci mesaj şeklini tamamlamaktadır. Kapalı aktarım, konuşma düzeyinde
kendini birçok bilinçdışı metaforlar aracılığı ile
ortaya koymaktadır. Boone’a göre, metaforlar
bilinçdışının resimsel olarak ortaya çıkışını simgelemektedir. Ters aktarım
kuramını birçok düşünür ve araştırmacı “saklı dil” olarak adlandırmıştır.
Bilinçdışı’nın kendini yüzeyde ifade etme biçimleri farklılaşır ama kişinin
“bilinçsiz” aktarımı dil ile ifade edildiği derecede ve sürece birçok anlam
taşır. Kişinin kendini
ve etrafında gelişen olayları anlatım şekli (açık veya kapalı
olabilir) bir klinisyen için her zaman önemli ve
açıklayıcıdır.
Bilinçdışının yüzeye yansıtılma biçimi birçok farklı şekillerde ortaya
çıkabilir. Freud, araştırmalarında dil sürçmelerine oldukça geniş bir yer
vermiştir ve onları psikolojik veriler olarak algılamış ve araştırmıştır.
Freud’a göre, her bir dil sürçmesi, derin bilinçdışı motivasyon
sonucu ortaya çıkmaktadır ve bilimsel adları “parapraxes’dır”.
Freud, “Bilinçdışı bir düşüncenin, sonradan bilince doğru yolunu zorlayabilmek
için kendini bilinçöncesine taşımaya çalıştığından
söz edebiliriz” der. (Freud; Düşlerin yorumu II). Bu açıklamasında, Freud
sadece dil sürçmelerini ele almamaktadır, düşlerin ve onların aktarımından
ortaya çıkabilecek bilinçdışı mesajları da kastetmektedir. Freud’a göre, dil
ile aktarılan her bilgi parçacığı içerisinde bir bilinçdışı öğesi
bulunmaktadır. Dil sürçmesi hataları üç farlı şekilde ortaya çıkabilir.
Bunlardan ilki, anlam hatası olabilir, ikincisi ise ses hatası ve son olarak
anlam ve ses hataları olarak görülebilir. Freud, düşlerin bilinçdışını yansıtan
metaforlarla dolu hikayeler olduğunu ifade etmiştir.
Her metafor “insanı kendinden biraz daha
uzaklaştırır”, kendini anlamasını ve tanımasını zorlaştırır. Bir metafor ile ifade edilen bir bilgi (kişisel bilgi) kişinin
kendini anlamasını zorlaştırır, burada birey farklı – kendinden uzak – bir
anlatım kullanarak açık bir şekilde algılanabilecek veya algılayabileceği
bilgiden uzaklaşır. Kendini tanımak veya kişisel bir düşüncenin bilincine
varabilmek için, insan daha sade ve yalın ifadelere ihtiyaç duyar. Bireyin
“kabullenmekte” zorluk çektiği birçok düşünce (bunların içine tabular da girer)
bilinçdışı mekanizmalar tarafından “örtük” bir şekilde ifade edilir (üstte
belirtildiği gibi bir metafor veya dil sürçmesi
aracılığı ile olabilir).
Freud, bilinçdışı’nın içeriğini bilinç düzeyine
getirerek kişinin gelişiminde önemli adımlar atılabileceğini düşünmüştür. Ama, “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” argümanına
dayanan ünlü düşünür Lacan, bunun imkansız bir düş
olduğunu ifade eder. Lacan’a göre, bilinçdışı
ulaşılamaz ve kontrol edilemez olmakla birlikte ego veya “ben” aslında sadece
insanların düşünce karmaşasına uğramamaları için varsanılan
illüzyonlardır. Lacan, Mirror Stage adını
verdiği çalışmasında, çocukların, bir illüzyon olan
benlik duygusuna nasıl ulaştıklarını araştırmıştır. Lacan
bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını ifade ederken Freud’un kullandığı
“yoğunlaştırma” (condensation) ve “yer değiştirme” (displacemet) kavramlarından yardım almaktadır. Bu iki
kavramda dilbilim ile bire bir ilişkilidir ve anlamın metaforlarda
olduğu gibi yoğunlaşmalarda veya metonymlerde
olduğu gibi yer değiştirdiğini ifade etmektedir. Lacan,
bireyin bilinçdışı öğelerini bilinç düzeyine getirme olasılığı olmadığını daha
açık ifade etmek için bir sembol kullanmıştır; (S). Bu sembol Lacan’a göre kişinin bölünmüş benliğini imgelemektedir.
Başka bir değişle, birey bölünmüştür, kendisi ile ilgili ulaşabileceği (bilinç
düzeyinde) ve ulaşamayacağı (bilinçdışı öğeler) bilgiler ile kaplıdır ve
“benlik” duygusunun oluşumu bu nedenle sadece bir hayaldir. “Bilinç kendini
ancak dilin yani toplumsal-uzlaşımsal bir kurumun dolayımıyla
ele alabilir. İnsan kendi varoluş gerçeğini olduğu
gibi değil, ancak dilin ona sunduğu, kendi kuralları olan bir yapıdan dolayımlanarak biçimlendirebilir, düşünebilir ve ifade
edebilir. Bu dolayım, insanın kendisine yabancılaşma sürecini mümkün kılar. Zira, bilinçdışı da insanın kendi gerçeğini kültürel bir
koddan dolayımlanarak kavramak zorunluluğuna
bağlanır” (Hakan Kızıltan, 2002, s. 2). Lacan’a göre, bilinçdışı “sürekli dönen bir çark’a” benzer
çünkü kendisi de Derrida gibi bir şeyin “gerçek” anlamına
asla ulaşılamayacağına inanır. Derrida’nın söyleminde
olduğu gibi, Lacan bir anlamın merkezi olduğuna
inanmamaktadır ve bu düşüncesini dilin bilinçdışı ile olan ilişkisine
taşımıştır. Başka bir deyişle, bilinçdışına ulaşmanın bir İllüzyon olduğunu ifade
ederken, Lacan, ulaşılması gereken “gerçek” anlama
(burada bilinçdışında bulunan öğeler) ancak yaklaşılabileceğini ama, anlamın kişiyi her zaman başka bir anlama doğru
sürükleyeceğini düşünmektedir. Lacan ile Freud’ü ayıran aslında bu düşüncedir. Freud bilinçdışının
dil ile ifade edildiği sürece, ona ulaşılabileceğini ve bilinç düzeyine
getirilerek daha “sağlıklı” bir varlık “oluşturulabileceğini” düşünmüştür. Lacan ise, dilin kıvraklığı nedeni ile ve ulaşılan
“verilerin” yorumlanabilme çeşidine dayanarak bunun bir hayal olduğunu ifade
etmiştir.
Bir örnek ile Freud ve Lacan’ın dile ve bilinçdışına yaklaşımlarının farklılığı
ifade edilebilir. Beyond the
Pleasure Principle adlı
bir araştırmasında, Freud on sekiz aylık olan yeğeninin oynadığı bir oyundan söz
etmektedir. Çocuk, ipe bağlı bir makara ile oynamaktadır ve onu her öne doğru
attığında “burada” ve her arkaya doğru attığında ise “yok oldu” demektedir.
Freud bu durumu yorumlarken, bir eşyanın yokluğunu annenin yok olma ihtimaline
bağlı, çocukta oluşabilecek anksiyeteye benzetirken,
eşyanın tekrar ortaya çıkışını bu endişe uyandıracak durumun yok olmasına
bağlamıştır. Burada, dil aracılığı ile çocuğun sembolik düşünceyi oluşturmaya
çalıştığı gözlenebilir. Bir eşyanın veya kişinin o anda orada olmamasının
tekrar ortaya çıkmayacağı anlamına gelmemektedir artık. Lacan
ise aynı “vakayı” incelemiş ve araştırmalarının sonucunu dile bağlamıştır. Lacan’a göre, bu durum çocuğun sembolik evreye veya dilin
yapısına girişini betimlemektedir. “Dil, her zaman yok olanla veya olmayanla
ilişkilidir” der Lacan. Kelimelere ancak istenilen
bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur Lacan’a göre, ve eğer etrafımızdaki dünya “gereken” her şey ile
donatılmış olsaydı kelimelere gerek duyulmayacaktı. Lacan’a
göre kayıp olmayan yerde dil var olamaz. Burada tekrar Lacan
için, bilinçdışı’na ulaşmanın neden bir rüya, hayal veya illüzyon
olduğu açıkça belirtilmektedir. Kelimeler eğer sadece kayıpları ararken var
oldu ise ve bilinçdışı insanoğlu için bir bilinmez ise, o zaman bilinçdışı da
bir kayıp sayılmalıdır. Kişi burada kendini tanımlama ve tamamlama olanağına
sahip değildir. Bunun nedeni ise dilin sübjektivitesidir.
Dil, modernite’den
postmoderniteye geçişinde oldukça önem taşımıştır.
Artık, farklı bir “gerçek” olgusu yaratılmıştır ve bu değişime Baudrillard simulacra adını
vermiştir. Bu “yeni dünyada”, temsil artık “gerçekten”
daha “gerçek” hale gelmiştir. Baudrillard şöyle der;
“biz, toplum olarak gerçek ile olan bağlantımızı koparmış bulunuyoruz”. Baudrillard dilin ve yaratılan gerçekliğin bizi var olmayan
bir dünyaya taşıdığını söylemektedir. Dilin kıvraklığı sayesinde, belki
bilincimizin dahil ulaşamadığı bir “gerçekliğe” doğru
ilerlemekteyizdir. Baudrillard’ın burada ortaya
koyduğu “yeni dünya” olgusu bilinçdışının bir yansıması
olabilir. Farklı ifadelerle, resimlerle, çizgiler ve sembollerle birey ve belki
de toplumun kendisi, bilinçdışı var olan olguların yansımasını yaşatmaktadır ve
onu bir simulacra olarak yaşamaktadır. Simulacralar, “gerçeğin” bir kopyasıdır, hatta kopyanın
kopyasıdır. Burada, Lacan’ın dil ile anlamın ilişkisi
göz ardı edilmemelidir. Lacan’a göre, bilinçdışına
ulaşamamanın nedeni dilin tek anlamlı olmadığı düşünülürse ve simulacraların kopyanın bir kopyası olduğu, o zaman Baudrillard ve Lacan
arasındaki bağlantı kurulabilir. Eğer “gerçeğe” ulaşmanın yolu dil yardımı ile
olacak ise ve bu iki düşünürün kuramları doğru ise, o zaman “gerçeğe” ulaşmak,
bilinçdışına ulaşmak kadar bir illüzyon olacaktır.
Dilin kullanımı ve kimin tarafından
ne şekilde kullanıldığı bilinçdışı mekanizmalarda yoğun bir etki
yaratabilmektedir. Loftus (1993), terapistlerin
dil kullanımının hastaların “sahte anılar” oluşturmasında nasıl bir etken
olduklarını araştırmıştır. Son yıllarda, 1970’lerden beri, “sahte anılar”
konusu yoğun tartışmalara yol açmıştır. Amerika’da bu konu ile ilgili dava
sayısı artmıştır ve yoğun ilgi uyandırmaktadır. Yıllar sonra, kişi “tecavüz”
veya benzeri nedenlerden dolayı, baba, kardeş veya yakın çevresinden bireylere
dava açmaktadır. Bunlardan birçoğu “gerçek” vakalar olmasına rağmen, bazıları
ise “sahte anı” olarak değerlendirilmektedir. Bu araştırmasında, Loftus, terapi esnasında
kullanılan yönlendirici (imalı) dilin etkisini araştırmıştır. Loftus’a göre, birçok terapist
hastalarının bastırılmış anılarını ortaya çıkarmak adına yönlendirici bir dil
kullanmaktadır. İnsanlar bu durumda var olmayan anılar “yaratma” eğiliminde
olabilirler. Loftus birçok örnek cümle vermektedir;
“biliyor musun, deneyimlerime göre, seninle aynı sorunlarla başa çıkmaya
çalışan birçok insan çocukken çok acı deneyimlere maruz kalmıştır – dayak yemiş
veya saldırıya uğramış olabilirler. Ve senin başına böyle bir şeyin gelip
gelmediğini merak ediyorum”, veya “semptomlarına
bakılırsa, taciz edilmiş olma ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Bu konuda
bana neler anlatabilirsin?”, veya daha kötüsü “bana tacize uğrayan insanları
çağrıştırdın. Söyle bana o pislik sana neler yaptı?”. Bu tarz yaklaşımlar
hastayı derinden etkileyebilir ve “sahte anı” oluşumunu güçlendirebilir. Loftus ayrıca Robinowitz’in
yaklaşımına da yer vermektedir. Robinovitz’e göre,
bir anı oluşturmak bazen bir kişi için çok önemlidir çünkü etrafınızdaki
kişilerin belirli anıları vardır ve bu baskı insana var olmayan şeyler hayal
ederek başkaları gibi olma arzusu ile “sahte anılar yaratmaya” kadar gidebilir.
“Anılarımıza ulaşma arzusu yeni, sahte anılar oluşturmamıza yol açabilir” (Loftus, 1993, p. 529).
Loftus
(1994), terapistlerin etkisini ölçmek üzere yaptığı
araştırmaların haricinde “sahte anılar” konusunda birçok makale yazmıştır.
Gerçekleştirdiği araştırmalarının birinde, Eileen
Franklin’in yıllar sonra babasını en yakın arkadaşını tecavüz edip öldürmekle
suçladığı bir vakanın geçerliliğini değerlendirmiştir. Eileen
tarafından polise verilen tüm ifadelerde, bundan yıllar önce gazetede yazılan
ve yanlış olan ifadeler bulunmaktaydı. Bu cinayet gerçekleştiği zaman,
gazetelerde daha geçerliliği saptanmamış bulgular bulunmaktaydı. Araştırma
sonucunda gazetede yazanlardan farklı tespitler ve bulgulara ulaşılmasına
rağmen, Eileen’in ifadesi tam tamına gazetede
yazanlara uymaktaydı. Başka bir değişle, Eileen daha
çocukken gerçekleşmiş olan bu olayı ailesinden duymuş ve yıllar sonra (terapi seanslarının da etkisi ile) farklı bir şekilde
yorumlayarak “sahte bir anı” oluşturmuştur. Burada, bir kez daha dilin ve dış
etkenlerin bilinçdışına ne denli etki ettiği görülmektedir. Bilinçdışında var
olan bir “resim”, farklı yorumlanabilir, bir çok anlam
taşıyabilir ve çeşitli yollardan bilinç düzeyine ulaşarak insanı yanılgıya uğratabilir.
Dilbilim ve bilinçdışı yoğun bir
etkileşim içerisindedir. Bir çok düşünür, dilin
kullanım çeşitlerinin bilinçdışını yansıtmada en etkin yol olduğunu
savunmuştur. Bazıları ise, bilinçdışının yansıtılmasında dilin önemini
vurgulayarak, bu etkileşimin “yanlış” veya “sahte” sonuçlar doğurabileceği
sonucuna ulaşmıştır. Dil ile ifade edilen her bilgi, farklı kişiler tarafından
farklı şekillerde yorumlanabilir. Bir kültürde anlamlı olabilecek bir ifade
biçimi başka bir topluluk veya kültür içerisinde aynı önemi ve anlamı
taşımayabilir. Burada, Derrida’nın düşünceleri önem
kazanmaktadır. Derrida’ya göre, bir bireyin bir
yazıdan, bir sözden veya bir resimden çıkaracağı her anlam kişiye özgüdür. Bu
düşünceye, Jung’dan etkilenerek, kültür etkisini
eklemek de mümkündür. Birçok düşünürün argümanları göz önünde bulundurulursa, determinist bir yaklaşım almanın yanlış olduğu görülecektir.
Dil, Freud’ün savunmalarında olduğu gibi
bilinçdışının bir “sözcüsüdür” ama yanılsamalara yol açabileceğini ve farklı
şekillerde yorumlanabileceğini de göz ardı etmemek gerekmektedir.
İnsan Olmak (Engin
Geçtan, Metis, 2002).
Bilgi Toplumuna Geçiş. Sorunsallar / Görüşler, Yorumlar /
Eleştiriler ve Tartışmalar, (İlhan Tekeli, S. Çetin Özoğlu,
Bahattin Akşit, Gürol
Irzık, Ahmet İnam, Türkiye Bilimler Akademisi, Aralık
2002)
Loftus,
E. F. (1993). The reality of repressed memories. American Psychologist, 48, 518-537.
Loftus, E. F. & Katcham, K. (1994). The myth of repressed memories. NY: St- Martin’s Press.
Bilinç ve
Bilinçaltının İşlevi (C.G. Jung, Say Yayınları, 1999)
Düşlerin Yorumu II
(S. Freud, Payel Yayınevi, 2. basım, 1996)
Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (S. Murat Tura, Ayrıntı Yayınları, 2.
basım, Mart 1996).
İçgörü. com J. Lacan ve Psikanaliz özeti, Lacan’ın yaşamı ve Psikanaliz’e katkısı. (Hakan Kızıltan,
makale yayın tarihi, 2002)