Psikiyatri ve Hayat- ANASAYFA

 

Ingrid Bergman

Sinemanın Prensesi

 

“Ben İngrid Bergman’ı “sinema aşklarım” arasına (çocukluğumda seyrettiğim) o ilk görüntülerle yerleştirdim. Kazablanka’da, Humphrey Bogart’la yıllar sonra karşılaştıkları gün, bakışlarına, yüzüne, ellerine, yansıyan şaşkınlığıyla, havaalanındaki ünlü veda sahnesinde, upuzun kirpiklerinin titreştiği yakın planlarıyla, Saratoga Güzeli’nde sırmalı, fırfırlı beyaz tafta giysileriyle ve en hoppa tavrıyla dolaşırken,

Aşktan da Üstün’de Cary Grant’la üçlü bir sevişme sırasında. Üçüncü öğe bir telefondu ve bu sahne sinema tarihinin en uzun öpüşmesi miydi?.

 

Jan Dark’ta alevler ve duman, korku dolu yüzünü görüş alanımızdan gitgide ayırırken… Hepsi de etkili, ayrıntılı, incelikli nüanslı ve dramatik kadın portreleriydi. “ (1)

Atilla Dorsay, Bergman’la ilgili duygularını böyle anlatmış.

 

İngrid Bergman, İspanya İç Savaşını anlatan “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” filminin başrol oyuncusudur. Filmde Roberto’ya şu sözleri söylediği sahneyi kim unutabilir? “Ah, Roberto Öpüşmeyi bilmiyorum, bağışla … Burunlar ne oluyor? Öpüşürken burunları nereye koyacağımı hiç bilemiyorum! ” (1)

Bu sahne için bir eleştirmen şunları yazmıştı: “Bergman, genç bir kadının bu durumlarda ne duyumsadığını, nasıl davrandığını gerçekten incelemiş. Onu izlemek muazzam ve olağanüstü bir zevk.” (1)

 

Aşk skandalı

 

1950 yılında İngrid Bergman’ın adı bir aşk skandalı ile gündeme geldi. O ve ünlü yönetmen Roberto Rossellini birbirlerine âşık oldular. İkisi de evliydi. İkisinin de çocukları vardı. Bergman’ın hamile olduğu anlaşıldı. Ellili yılların Amerikansında bu hoş karşılanmayacak bir davranıştı.

 

Bu skandalın büyümesinin bir sebebi de, Senatör Edwin C. Johnson oldu. Colorado’nun Demokrat Partili senatörü, parlamentoda yaptığı konuşmada şöyle söylemiştir: “Şeytani bir güçle yapılmış bu hareket, kadınlar için korkunç bir örnektir ”. (2) Senatör Bergman’ı serbest aşk ikonu olarak nitelemiştir.(3)

 

Bergman ve Rossellini’nin ilişkisi bir mektupla başladı.

Bir gün ünlü İtalyan yönetmen Roberto Rossellini, şöyle bir mektup aldı:

“Çok iyi İngilizce konuşan, Almancasını unutmamış, Fransızcası çok iyi anlaşılamayan ve İtalyanca olarak yalnızca ‘Ti Amo’ (seni seviyorum) demesini bilen bir İsveç oyuncusuna gereksinmeniz varsa, gelip sizinle çalışmaya hazırım.” (1)

Mektubu yazan İngrid Bergman’dır.

 

Rossellini cevap mektubu yazar:

“Doğum günümde sizden gelen bu mektubu değerli bir hediye olarak aldım. Hararetli bir şekilde bu teklifi kabul ediyorum. Sizinle bir film yapmak hayalim vardı. Bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapacağım. Size düşüncelerimi anlatan uzun bir mektup yazacağım. Hayranlık ve minnettarlık duyguları ile yazıyorum. Lütfen iyi dileklerimi kabul edin.

Roberto Rossellını / Hotel Excelsıor Rome

 

Çocukluk yılları (4)

 

İngrid Bergman 1915 yılında eski mimari tarzda yapılmış bir apartmanının en üst katında, İsveç'in Stockholm şehrinde dünyaya geldi.

 

İngrid'dan iki yıl önce doğan İsveç prensesine "İngrid" ismi verilmişti. Bu prensesten dolayı Bergman'lar kızlarına bu ismi verdiler. Prenses İngrid daha sonra Danimarka Kraliçesi oldu.

 

Ailenin tek çocuğuydu. Babasının aynı apartmanın giriş katında fotoğrafçı dükkânı vardı.

İngrid Bergman:“Doğumumdan sonra babam o kadar çok fotoğrafımı çekmiş ki muhtemelen İskandinavya’da en çok fotoğrafı olan çocuk bendim,” demiştir.

 

Birinci yaş günü için babası bir kamera kiraladı. Karısının kucağında kızının filmini çekti (1916).

Üç yaşında iken İngrid Bergman’ın annesi ani bir karaciğer iltihabı ile öldü.

 

İngrid Bergman ünlü bir oyuncu olduğunda, annesi ile çekilmiş ilk filmini kamuoyu ile paylaşmak istedi. Sonra bu fikirden vazgeçti. Çünkü bu film onun için çok özeldi. Filmi ilk seyreden kişi kendisi olmalıydı.

 

Amerika’da yaşamaya başladıklarında eşi F.Lindstrom filmi seyredilmeye hazır bir hale getirdi. Bergman stüdyoda filmi tek başına izledi.  "Tuhaf, tatsız bir duygu" dedi. Annemi yaşayan bir insan olarak görüyorum, ama ondan hiç bir şey hatırlamıyorum. "Bunun nasıl bir şey olduğunu size anlatamayacağım."

 

İngrid annesi ile halasını kafasında birleştirmişti. Annesinin ölümünden sonra ona halası bakmıştı. Babası annesinden 13 yaş daha büyüktü. Halası ise babasından biraz büyük yaştaydı. Annesinin ölümünden sonra bu iki “yaşlı insan” onu büyütmüştü. İngrid bu evde kendini yalnız hissediyordu. Bergman, utangaçlığını ve sosyal ortamlardan kendi iç fantezi dünyasına çekilişini bu yalnızlık duygusuna bağlıyor.

Bu iki yaşlı insan, babası ve halası, onun hayatında önemli olmuştu. "Yaşlı insanları severim,".Yaşlıları pek çoklarından daha fazla severim. Ben çocukken bana karşı sevecenlikle davranmışlardı. Benim çocukluğumun en değerli hatıraları yaşlı insanlarla ilgilidir,”demiştir.

 

Babası (5)

Büyükbabası bir müzik öğretmenidir. Babası (Justus) on beş yaşında evden ayrılır. Geçimini temin etmek için çeşitli işlere girer ve bu sırada müzik ve resim çalışmaları yapar. Justus 1889 yılında Amerika’ya teyzesinin yanına gider. Bir süre sonra İsveç’e geri döner. İsveç’e geri döndüğünde, sanatçılar için malzeme satan dükkânlarda çalışır. Bu sırada fotoğraf sanatının yükselişini görür.

Babası ve annesi nasıl tanıştı? (5)

Justus Pazar günleri, resim sehpasını alarak Stockholm parklarında resim yapar. Bu sırada Almanya dan Stockholm’e gezmeye gelmiş 16 yaşında bir kızla tanışır. Kız (Friedel) onun yaptığı resimlerle hayran olmuştur. İkili arasında duygusal bir ilişki başlar.

 

Friedel’in ailesi, bu ilişkiyi kabul etmek istemez. Kız çok gençtir. Adam kızdan 13 yaş büyüktür. Adam meteliksizdir. Adam yabancıdır. İmkânsız bir ilişkidir bu.

 

Ama imkânsız diye bir şey olamaz. Justus, profesyonel sanatçı olma iddiasından vazgeçer. Pazar günü ressamı olmakla yetinir. Fotoğraf malzemeleri satan bir dükkân açar. İş hayatında başarılı olur.

 

Friedel, Justus’un kendisine hediye ettiği yüzüğü ve kolyeyi gizlice takar. Ailesi iki kız kardeşi gibi Friedel’in de zengin bir koca ile evlenmesini ister. Ama Friedel, Justus konusunda ısrar eder ve onu bekler.

 

Yedi yıllık bir süre sonunda Justus’un banka hesabı yeteri kadar şişmiştir. Friedel’in ailesi bundan etkilenir ve ilişkilerini engellemekten vazgeçerler.

 

Babası ve annesinin evlilikleri (5)

1907 de evlenirler. Friedel bir yabancı olarak Stockholm’de yaşamaya başlar. Friedel Hobi olarak resim yapar.

 

Karı koca artık bir çocuklarının olmasını isterler. Friedel evlendikten bir yıl sonra hamile kalır. Ama ne yazık ki ilk çocukları doğum sırasında ölür. Dört yıl sonra bir kere daha hamile kalır. Bu defa doğumdan birkaç hafta sonra bebekleri ölür.

 

Bu elem verici olaylar Fridel’in genç kız ruhunu, olgun ve ağır bir kadın haline dönüştürür.

 

1915 de sağlıklı bir bebekleri olur. Friedel ve Justus çok mutludur, kızlarına bir prensesin adını verirler.

 

Babası ve halası İngrid’ı büyütüyor (5)

 

“Mükemmel bir çocukluk geçirdim. Babam için ben biriciktim. Benim için babam her şeydi. Bana, anneni mutlaka özlüyorsun değil mi? Diye soruyorlardı. Ama ben onu özlemiyordum. O benim için yaşayan bir kişi değildi. Bir fotoğraftı… Ama babamın onu çok sevdiğini ve özlediğini biliyordum.”

 

Annemin çok güzel bir kadın olduğunu fotoğraflardan görüyorum. Babam bana onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anlatırdı. Benimle birlikte olmak, benden ayrılmamak annem için çok önemliymiş. Ama ayrıldık.

 

Yaşım ilerledikçe, içimde bir ıstırap olduğunu anlamaya başlamıştım. Bu annemin yokluğunun verdiği bir acıydı. Bir gün geçer diye düşündüm. Ama asla geçmedi.

 

Onun filmini ilk gördüğümde önce üzüldüm. Sonra mutlu oldum. Annemin bana yansıyan görüntüsü benim hayatımı zenginleştirdi.

 

Annesinin tarafı (5)

İngrid’in anneannesi ve dedesi, ciddi, gülmeyi sevmeyen insanlardı. İki teyzesi vardı. Ama İngrid bir tanesine daha yakındı. Onu annesine benzetiyordu.

O teyzesi zengin bir Fransız’la evliydi. Kocasının Karayipler’de çiftliği vardı. Teyzesi eşinin yanına gitmemişti. Kadının iki oğlu da babasının yanındaydı. Teyze Almanya da yalnız başına, koca bir evde kalıyordu.

 

Teyzesi alışverişi, iyi ve farklı giyinmeyi seviyordu. Teyzesi ile yaptıkları alışverişler, İngrid’ın giyim tarzını etkileyici bir hale dönüştürdü. Okuldaki diğer öğrencilerden farklı bir giyim tarzı olmuştu. Teyzesini, yumuşak, kadınsı ve güçlü buluyordu. Ona bir bakan bir daha bakıyordu. Çünkü çok güzeldi. Ayrıca eğlenceli bir insandı.

 

Ama teyzesinin sevmediği bir huyu vardır. Bir mağazaya gittiklerinde, teyze, tezgâhtar kızdan ne var ne yoksa göstermesini istiyordu. Sonra tezgâhtar kıza kesin bir ifade ile bu mağazada onun istediği bir şey olmadığını söylüyordu. Tezgâhtar kızla, İngrid’ı mağazada bırakıp çıkıyordu. Bu esnada İngrid, tezgâhtar kızın ne kadar üzüldüğünü görüyordu. İngrid’ın şöyle bir fantezisi oluyordu: Bir gün parası olduğunda, bir mağazaya girerse o mağazadan bir şey almadan çıkmayacaktı.

 

İngrid Bergman

Utangaç Kız (4)

 

“Ortalamanın üzerinde uzun boylu olmam ve utangaçlığım yüzünden okulda arkadaş edinememiştim. Zorlukla derslerimi geçiyordum. Kısmen derslerin monotonluğundan sıkılıyordum, kısmen de öğrencilerin önünde sözlüye kalkmakta utanıyordum. Kelimeler boğazıma diziliyordu.

 

Okul çıkışında şık şapkaları, güzel giyiseleri, hoş kokulu parfümleri ile çocukların annelerinin onları almaya geldiğini görüyordum. Bense tek başıma evime dönüyordum.”

 

Babam ve ben (4)

“11 yaşında ilk defa babamla tiyatroya gittim. Halamdan ödünç aldığım kırmızı renkli elbisemin içinde ne kadar büyüdüğümü anladım. Bu oyunu seyrederken tiyatrocu olmaya karar verdim.

 

Babam büyük bir ressam olabilirdi. Aynı zamanda şarkı söylüyordu. Ben on yaşındayken bir koro organize etmişti. Bu koro ile Amerika Birleşik Devletleri turu yapmışlardı.

Amerika’dan dönüşte bana California’dan bir portakal getirmişti.”

 

“Annem tam bir Alman’dı. Pratik, düzenli ve sistemliydi. Babam artistik tabiatına rağmen, daha güvenli olan ticareti seçmişti. Babamın ölümünden yedi ay sonra halam öldü. O öldüğünde kimseden yardım alamadım. O ve ben yalnızdık.”

 

Amcam ve ben (4)

İngrid yirmi yaşına kadar amcası Otto’nun yanında kaldı. Amcasının beş çocuğu vardı. Dört çocuk ondan büyüktü.

 

"Her tarafımda çarpışan kollar ve bacaklar vardı. Kendimi o kadar sakar hissediyordum ki... " Orada yaşamaya başladığım ilk yıllarda kuzenlerim bana sıkıntı veriyorlardı. Görünüşümle dalga geçiyorlardı.”

 

"Sen bu beceriksizliğinle nasıl artist olacaksın?"diyorlardı.

 

“Bütün bunların sonucunda artist olmak için eskisinden çok daha fazla azimli oldum. Çünkü benim kendi dünyam için, kendi değerlerim için kutsal bir sığınağa ihtiyacım vardı. Kendini müdafaa eden, hassas, odasında inzivaya çekilmiş genç kız olmayacaktım.

Ailenin gürültüsü içinde benim genç kız sesim fark edilinceye kadar güçlü bir şekilde bir tiyatro repliğini onlara okuyacaktım.”

 

“Yine de bu düşündüklerimi gerçekleştirmedim. Çünkü bu davranışlarımı kuzenlerim saçma ve komik olarak değerlendirecekti.”

 

Onlar bir bakıma haklıydı. Çünkü uzun ve ince vücudumla çok sevimli değildim. Ayrıca ağzımı açıp bir onlarla bir kaç kelime dahi konuşmuyordum.”

 

Otto Amcam, bana gülmüyordu ama kızıyordu. Çünkü amcam fanatik bir dindardı ve tiyatronun şeytanın evi olduğuna inanıyordu.”

 

“Babam benim için biraz para bırakmıştı. Özel bir kız okuluna gönderildim. Bu defa genç yaşlarımın, bu senelerin sıkıntı içinde geçmesine hayıflanıyordum.”

 

Oyuncu olmak için ilk adım (4)

“Ama bir gün şans yüzüme güldü. Jimnastik dersi iptal edilmişti. Koca bir salondaydık ne öğrencileri oyalayacak öğretmen nede bir yetişkin vardı. Aklıma korkunç bir fikir geldi. Bu fikri tatbik etmem için bütün cesaretimi topladım. Sahneye çıktım ve arkadaşlarım ben sizi eğlendireceğim dedim! Bütün öğrenciler bana gülmeye başladı. Bir gösterim var dedim. Bir tiyatro oynayacağım. Herkes sustu ve ben başladım. Bu oyun bir Fransız farsıydı ve çok komikti. Herkes kahkahalarla ve alkışlarla oyuna katıldı. Her şey güzel gidiyordu ancak bir öğretmen içeri girdiği için oyunu tamamlayamadım.”

 

“Daha sonra bir öğrenci arkadaşlarımdan bazıları ile bir parka gittik. Ben çimenlerin üzerinde onlara oyunun geri kalan kısmını oynadım. Şüphesiz hayatımın en harika zamanı bugündü. Yaşıtlarımın bana güleceği korkusunun üstesinden gelmiştim. O kadar mesuttum ki, ölsem gam yemezdim. Kendimi bildim bileli artist olmak istiyordum.”

 

İngrid Bergman, ilk gençlik çağında Jan Dark'ı keşfetti. Jan Dark'ın asaleti, cesareti ve inancı onun üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.

İngrid diyorki:

"Jan sıcacık bir insandı, evlenmeyi ve çocuklarının olmasını istiyordu. Ben Luterci bir anlayışla dini eğitim almıştım, ama Jan'ın

(Katolikliğini) kendime uyarladım. Özellikle onun esprili yanı hoşuma gidiyordu:

Sorgusu sırasında Jan Dark'a şu soruyu sorarlar: "Saint Michael ile hangi dilde konuşuyordun?" Jan cevap verir:"senin konuştuğun Fransızcadan daha iyi bir Fransızca ile konuşuyorduk"”

 

İngrid, Tristan ve İsolde aşk hikâyesini çok sever.

 

İlk aşk (4)

19 yaşında ilk aşkı Fetter Aron Lindstrom ile tanışır. Lindstrom ondan dokuz yaş daha büyüktür. Onu lüks lokantalara ve pahalı gösterilere götürür. Diş Hekimliği Fakültesinde dersler verir. Başarılı bir diş hekimidir. Güzel bir arabası ve lüks bir evi vardır.

 

Onun sağlam, olgun ve kendine güvenli hali, uzun süredir babasız olan bu genç kızı etkiler. Onun görüşlerine önem vermeye başlar.

 

Lindstrom'un etkisi ile oyunculuk okulundan ayrılır. Zamanının çoğunu film çalışmalarına ayırır. Ünlenmeye başlayan bir film artistidir. Utangaçlığı ve sessizliği iyice azalır.

 

“Amcam benim başarılarıma şaşırıyordu. Oysa benim arkamda güvendiğim Lindstrom vardı.”

 

Bergman'ın film çalışmalarına başladığı sırada, Lindstrom tıp fakültesine gitmeye karar verir.

 

Lindstrom ve Bergman sırt çantalarını alıp kırlara giderler. Bir süre sonra İngrid, Lindstrom'un çantasını hiç açmadığını fark eder. Merak edip sorduğunda, Lindstrom'un çantasında tuğla taşıdığını öğrenir. Kaslarını güçlendirmek için böyle yapıyordur.

 

“Birbirimize karşı büyük bir aşk hissetmiyorduk. Ama ikimizde diğeri olmadan yaşamak istemiyordu.”

 

İngrid, Lindstrom'u annesinin akrabalarının yanına götürür. Anne ve babasının evlendiği kilisede evleniriler.

 

Lindstrom, İngrid'in amcası hastalandığında ona yardımcı olmaya çalışır.

 

Sinemada yükseliş dönemi (4)

İngrid, Lindstrom'la evlendikten sonra, Almanya'ya film çekimine gider. Otelin lobisinde Lindstrom'u görür. Adam gizlice otele gelip bir oda tutmuştur. Bir artistin kocasının sürekli onun etrafında olmasının uygun olmayacağını düşündüğü için, gizlice otelde kalmaktadır.

 

İngrid yine eşinin teşviki ile Amerika Birleşik Devletlerine, Hollywood'a gitmeye karar verir. Artık dünya çapında bir artist olmak için yolu açıktır.

 

Mayıs 1939'da kızı Pia 8 aylıktır. Pia daha sonra Amerika'da bir televizyon yıldızı olacaktır. İngrid tek başına Amerika yolculuğuna çıkar. Queen Mary transatlantiği (gemisi) ile New York'a varır.

 

Beş gün New York'da kalır, hamburgerlere ve sıcak şekerlemelere bayılır. Daha sonra trenle Amerikanın batısına Hollywood'a gider.

 

Onu Amerikaya getiren ünlü yapımcı Selznick'dir. Selznick, Rüzgar Gibi Geçti filminin yapımcısıdır. İngrid'dan adını, kaşlarını, dişlerini değiştirmesini ister. İngrid bunların hiçbirini kabul etmez.

 

Bu doğal olmak veya estetikli olmak konusunda şöyle bir durum anlatılır:

Selznick bir gün İngrid'ın dudaklarına parmağı ile dokunur. Dudaklarında ruj olamamasına şaşırır. Dudakları rujlu gibi görünür, ama o ruj kullanmamıştır.

 

Selznick, Gary Cooper, Katharine Hepburn,gibi ünlülerin katıldığı bir parti verir. İngrid bütün parti süresinde bir köşede yalnız başına oturur. Bir kişi ona bakarak şöyle söyler: "O bir köylü kızı." Yeşilçam’ın köy kızı algısını yansıtan "Kezban"tadında bir algılanışı vardır.

 

İngrid, Amerika’ya İntermmezo filminin çekimini yapmak için gelmiştir.

Bu filmin konusu bir İsveç dramıdır. Filmde bir kemancının öyküsü anlatılır. Kemancı, kızının Piyano öğretmenine âşık olur. İsveç'teki ailesini terk eder, Paris’e piyano öğretmenin yanına giderken kaza geçirir.

 

Hollywood’a kabul ediliyor (4)

Film başarılı olunca, Selznick onu kesin olarak Amerika'ya çağırır. Bu sırada Orta Avrupa'da Nazi istilası başlamıştır. İngrid ve eşi İsveç'in her an Nazi saldırısına uğrayacağını hissederler. Eşi tıp fakültesini bitirmek üzeredir.

Lindstrom, karısı İngrid ve kızı Pia'nın Bir an önce Amerika'ya gitmesini ister. İngrid ve Pia daha sonra savaş sırasında batırılacak olan Rex adlı istimbota binerler.

 

İngrid Amerika yolculuğu sırasında, gemide, bir radyo telgraf alır. Selznick, Jan Dark rolünün kendisine verileceğini haber vermiştir. Gemideki kiliseye giderek dua eder. Sonunda istediği olmuştur. Ama Amerika'ya vardığında bir hayal kırıklığı onu bekler.

Jan Dark filminde, İngilizler bir Fransız olan, Jan'ı yakarak öldürür. İngilizlerin ve Fransızların, Almanlarla savaştığı bu koşullarda filmin çekimi uygun bulunmaz.

 

Evlilik problemleri (4)

Lindstrom Amerikada bir tıp fakültesine kabul edilir. İngrid'ın sosyal çevresi bir ara sadece eşinin arkadaşlarından ibarettir. Bu sırada sürekli tıp konuşan insanların arasında olmaktan sıkılır.

 

Lindstrom, sürekli İngrid’ı kontrol etmeye çalışır. Başlangıçta bu kontrol ikisi tarafından da kabul edilir. Ama giderek İngrid’in kabullenmek istemediği bir davranış haline gelir.

 

İngrid, yukarıda belirttiğim gibi Rossellini’ye karşı bir hayranlık duyar ve bir mektup yazar.  Rossellini, Roma Açık Şehir filmi ile büyük bir çıkış yapmayı başarmıştır. Film Roma’nın Nazi işgalinden kurtuluşunu anlatır.

İngrid Bergman Kazplanka ve Roma Açık Şehir filmleri arasında bilinçdışı bir paralellik de kurmuş olabilir.

 

Rossellini, ona tasarısını anlattığı dört sayfalık bir cevap gönderir.

Bölük pörçük bir film projesini, yarım yamalak bir İngilizce ile anlatır.

 

İngrid cevap verir: film projesinin onu heyecanlandırdığını yazar. Filmin senaryosunu Londra’ya göndermesini ister.

İngrid Bergman, Alfred Hitchcock’un yönettiği Under Capricorn filmi (1949) için Londra’ya gidecektir.

Rossellini’den senaryo istemek, Pizza Kulesini düzeltmeye çalışmak gibidir. O senaryo ile çalışmaz. Senaryosunu adım adım saat saat, kameranın başında oluşturur. Bu yüzden Rossellini ona senaryoyu görüştükleri zaman anlatma sözü verir.

 

Dr.Lindstrom ve İngrid Bergman (4)

 

Bergmanın ilk eşi Lindstrom’un sağlam ve güvenilir bir yapısı vardı.

 

Lindstrom evlendikten sonra İngrid’in bütün işlerini büyük bir minnettarlıkla yapmak istiyordu. İngrid yalnızca oyunculukla ilgilenecekti.

Gerçekten de böyle oldu.

Bütün önemli kararlarda Lindstrom her zaman İngrid’in yanında oluyordu. Ama çatıştıkları durumlarda Lindstrom tek başına karar almak istiyordu.

Örneğin: Bergman Fransız elçiliği tarafından bir toplantıya davet edildi. Lindstrom bu daveti reddetti. Çünkü önceliğin kendi ülkeleri olan İsveç elçiliğine verilmesi gerektiğini düşünüyordu.

 

Lindstrom kimseye güvenmiyordu ve Bergman’ın bütün idari ve mali işlerini kendisi yürütmek istiyordu. İngrid kendi işi hakkında bir fikir ileri sürdüğünde Lindstrom o fikri kabul etmeyebiliyordu. Bu durumlardan dolayı İngrid bazen kendini küçültülmüş hissediyor ve utanç duyuyordu. Lindstrom daima kendisinin haklı olduğunu düşünüyordu.

 

Bazen İngrid’in işleri ile ilgili görüş ayrılığı oluyordu. Bir keresinde İngrid eşine kızmasına rağmen, arkadaşının yanında onunla tartışmamıştı.

İngrid, başkalarının yanında kontrolünü kaybetmek istemezdi. Eğer onu öfkelendiren veya üzen bir durum varsa, odasına kapanıp orada ağlamayı tercih ederdi.

 

1946 yılı Ekim ayında, ortada hiçbir neden yokken İngrid, Lindstrom’a boşanmak istediğini söyledi. Bu sözleri söylerken, kendi kendine bir şaşkınlık yaşamıştır.

 

Psikolojik bakış

 

İngrid Bergman’ın babasının fotoğraf işiyle uğraşması ve Bergman’ın doğumundan itibaren kamera önünde olması, onu bir sinema sanatçısı olmaya hazırlamıştır.

 

İngrid’in annesinin erken ölümü, babası ile onu “baş başa” bırakmıştır. Bir ailede ölen kişi diğer aile üyelerinin suçluluk duygularını arttırır.

 

Küçük İngrid babası ile yaşadığı güzel zamanlarda, annesinin “yerini almış” olmaktan dolayı bir suçluluk duygusu yaşamış olabilir.

 

Üstelik annesi iki kere doğum yapmıştır. İki çocuğu da ölmüştür. Hayat hikâyesinin bu şekilde olmasından dolayı, İngrid annesini, fedakâr bir insan, çocukları için ölebilecek bir insan olarak algılamıştır (algılamış olabilir).

 

Baba ve kız arasında kurulan güçlü bir ilişki, küçük kızın histerik özelliklerinin güçlü olmasına neden olur.

 

Burada histeriyi olumlu anlamda kullanıyorum. Histeri (bir ölçüde narsizim) kişinin içsel çatışmasını teatral (artistik) bir şekilde ve estetik bir şekilde ifade edebildiği bir yapıdır. Bu artistik yapı sosyal kabul gören bir biçim içinde olursa, kişi ve toplumu geliştirici özelliklere sahiptir.

 

Küçük kız annesinin varlığını garipseme, hatta biraz daha ileri gidersek inkâr etme eğilimindedir. Bunun birkaç nedeni olabilir.

 

Birinci neden kendisini bırakıp giden bir anneye duyulan bilinçdışı öfkedir. İkinci neden annesi kendi kızı için (fedakârlık yaparak) ölmüştür. Kız çocuğunun suçluluk duygusundan kurtulması için annesini hafızasından silmesi gerekir. Üçüncü bir neden ise “doya doya ” yaşadığı babasını annesi ile paylaşmak istemez (bilinçli olarak değil tabii/ bilinçdışından).

 

İngrid kamera ile sıcak ilişki kurmayı babasından öğrenmiştir. Teyzesinden de güzel ve farklı giyinmeyi öğrenir. Teyze ile olan rekabeti ilk bakışta göze çarpar. Teyzesi aynı zamanda annesini temsil eder.

 

Değer verilerek, önemsenerek büyütülmüş bir çocuktur. Babası öldükten sonra amcasının geniş ailesine katılır. Burada utangaç ve içe kapalı bir görünüm arz eder. Ama içinde büyük bir güç vardır.  Psikolojik anlatımlarında rekabet etmekten kaçınmadığını anlarız.

 

Bazı kişiler rekabetten kaçarlar. Bu durum o kişi için tutuk ve engelleyici bir durum yaratır.

 

İngrid kendisini önemsiz ve değersiz gördüğünü bir ölçüde söyler. Kişiliğimizi zayıflatan bölerek savunma (disossiasyon) sistemini yoğun olarak kullanmaz. Amcasını ve amca çocuklarını kötü insanlar olarak anlatmaz.

 

İnsanları iyi ve kötü diye abartılı bir şekilde algılamak, bölme savunma sistemini aşırı kullandığımızı gösterir. Bu savunmanın çok kullanılması bizi zayıflatır.

 

İngrid o kadar atılgan ve özgüveni yüksek bir çocuktur ki, bütün arkadaşlarını eğlendireceğini söyleyerek kendi kendine sahneye çıkar. Pırıltılı bir kişiliği olduğu hemen anlaşılır.

 

Küçük İngrid arkadaşları için oyun sergilediği bu noktada hayatının ilk büyük atılımını yapar. Utangaç kabuğunu kırar.

 

Benimle görüşmeye gelen sosyal fobisi olan arkadaşlarımızda böyle atak, atılgan bir tutum gözlüyorum. Bu tutum cesurca ve meydan okuyucu bir şekilde kişinin kendi kabuğunu kırmaya çalışmasıdır.

 

Küçük kız, oyununu bitiremez. Bir grup arkadaşı ile parka gider ve oyunun devamını orada sergiler.

 

Park küçük kızın anne ve babasının tanıştığı yerdir. Bu noktaya dikkat etmenizi istiyorum. Anne ve baba arzusunun yoğunlaştığı bir mekândan bahsediyorum. Anne baba ile bu mekânda yani parkta tanışmış. Üstelik babası sanat yaparken, resimlerini sergilerken annesi ile tanışmış.

 

İşte küçük kız hayatının ilk ciddi atılımında anne ve baba arzusunu kendi eyleminin içine katmayı başarmıştır. Ben küçük İngrid’in bu davranışını yaratıcı buldum.

 

Bizim cesaretimizi ve inancımızı arttıran, kendi gerçek kaynaklarımıza samimi bir şekilde sahip çıkmamızdır. Her türlü yapaylık ve samimiyetsizliğin kişiliğimizde zayıflamaya sebep olacağını düşünüyorum.

 

Evleneceği kişi iri yapılı kaslı bir adamdır. Zengin bir doktordur. Sırt çantasında yiyecek yerine tuğla taşır. Çünkü ağırlık taşıyarak daha sağlıklı bir insan olacaktır. Bu adam Bergman’ı her alanda destekler.

 

Yiyecek yerine tuğla taşıyan bir adam, oral (ağız) doyumu ile ilgili bir hayal kırıklığını gösterir. Bu durum bir zamanlar ölmüş ve onu aç bırakmış anneyi işaret ediyor olabilir. Adam aynı zamanda onu koruyup kollayan ve sahneye çıkaran babayı çağrıştırır.

 

Anne veya babalarından birini kaybeden (veya ilişkisi kesilen) tek ebeveynle büyüyen çocuklar vardır. Tek ebeveynli çocuklar, kendilerini büyüten kişiye (anne veya babaya) daha çok dişi ve erkek karakter rolü verirler. Böylece orada olmayan, gitmiş olan ebeveyn telafi edilir. Yani bu çocukları anneleri büyütmüşse, kadın bir parça erkek gibi görülür. Babaları büyütmüşse adam bir parça dişi gibi görülür. Normalde de böyle olur. Ama tek ebeveynli çocuklarda bu dozun biraz daha fazla olduğunu söylüyorum.

 

Bu çift cinsiyetliliğin bir başka nedeni çocuğun suçluluk duygusu ile anne veya babasının cinselliğini tamponlama (nötr hale getirme) çabasıdır.

 

Bu durumun içsel yansıması da olacaktır. Bergman’ın Jan Dark rolünü benimsemesi, suçluluk duygusu ile dişi kimliğinden uzaklaşarak, dişi kimliğini kutsal bir zırha büründürmesi olarak yorumlanabilir. Bu çok arzulanan bir kadının bütün dünyaya karşı kafa tutmasıdır. Kutsal bir amaç için çalışırken cinsellik ikinci plana atılır.

 

Bergman bir röportajında yaşadıklarından dolayı pişman olmadığını söylemiştir. Görkemli ve coşkulu bir hayatı olmuştur. Üç yaşında annesini kaybederek hayata mağlup başlamış bir çocuktur. Ergenlik döneminde ise çok sevdiği babasını kaybetmiştir. Bu başka bir dezavantajdır.

 

Ama işte ilk on yılda çocuğa verilen sevginin ve onunla kurulan güçlü bir ilişkinin, ne kadar coşku dolu ve yaratıcı sonuçları olacağına dair güzel bir örnektir.

 

Cenaze töreni sırasında Kazablanka filminin müziği çalmıştır. Mücadele ruhunun, güzelliğin ve azmin temsilcisi olarak anılarımızda kalacaktır.

 

Dr.Kubilay Boğoçlu

Psikiyatri Uzmanı

 

 

Kaynaklar

1-100 yılın 150 oyuncusu / Atilla Dorsay / Remzi Kitabevi

2- en.wikipedia.org

3- trivia-library.com

4- www.archive.org / ıngrıd bergman an ıntimate portrait / by joseph henry steele / davıd mckay company, ınc. new york / copyrıght 1959 by joseph henry

5-Ingrid Bergman, A Personal Biography / by Charlotte Chandler / Simon & Schuster

 

 

Psikiyatri ve Hayat- ANASAYFA