Psikiyatrivehayat-anasayfa
Terapideki bazı sorunlar
18 Nisan 2010 Pazar
Psikiyatrik görüşme yaptığım pek çok insan “normal
insanlar gibi” olamadığını söyler. “Normal insanlar” tamamen efsanevi bir
algılama şeklidir. Hiçbir zaman ve hiçbir yerde huzurlu, mutlu, bütün
sorunlarını çözmüş sağlıklı, mükemmel insanlar yoktur.
Uzun süreli terapi alan
kişileri iki gruba ayırabiliriz. Birinci grupta nevrotikler
vardır. Toplumun sağlıklı azınlığının “nevrotik
insanlardan” oluştuğunu söyleyebiliriz. Psikiyatrik olarak sağlıklı insan
demek, hasta olarak tanımlanmayan insan demektir. Ama bu “sağlıklı insan”
oluşumu gereği, hasta olmaya müsaittir. İçinde pek çok huzursuzluk ve problem
barındırır. Sağlıklı insan “sağlıklı nevrotik”
insandır.
Nevroz grubundaki kişiler hayatlarının bazı
anlarında kısa süreli psikiyatrik bir hastalık geçirebilirler. Uzun zaman
dilimleri içinde, hastalık diye adlandırılamayacak küçük (düşük şiddette)
sorunlar yaşayabilirler.
İkinci grupta ise kişilik yapısının (çatısının)
zayıflığı olan hastalar vardır. Bu gruptaki insanlar nevrotik
gruba göre daha fazla sorunla, daha fazla problemle karşılaşır.
Nevrotik gruptaki kişilerle çalışmak bir terapist
için kolaydır. Bu insanlar terapiye düzenli gelirler.
Düzenli olarak paralarını öderler. Terapistleri ile nispeten düşük gerilimli (terapi seanslarındaki sembolik şiddet oranı düşüktür) bir
ilişki kurarlar. Güçlü bir şekilde bağlanırlar. Terapi ortamını
“karıştırmazlar” (kargaşa çıkarmazlar).
İkinci gruptaki kişilerle çalışmak zordur. Bu grupla
çalışırken pek çok özel durum ortaya çıkar. Kitabi olmayan bu durumlarla başa
çıkmaya çalışırken defalarca küçük hatalar yapabiliriz. Deneyimsiz bir terapist için bu gruptan biri ile çalışmak çok fazla zorluk
içerir.
Kişilik zayıflığı olan kişiler, terapist
ile çatışmalı bir ilişki kurarlar. Öfke duyguları şiddetlidir. Zaman zaman terapist bu öfkeyi
tamponlamakta zorlanabilir. Bu kişiler seansları farkına varmadan (bilinçdışı)
sabote ederler. Bu sabotaj, aslında terapiste yönelik
bir yardım çığlığı gibidir. Terapistle özdeşleşerek, kendilerini öfkelendiren
durumları (bilinçdışı bir aktarımla) terapiste aktarırlar. Terapistin bu zor durumdan nasıl
kurtulacağını gözleyen bir yanları vardır. Terapist bu zor durumdan kendini
kurtarabildiği oranda hastasına yardım eder.
Terapist hastaya şefkatli ve sevgi dolu davranayım
derken, aciz ve iradesiz bir anne imajı oluşturabilir. Hasta kendine sınır
çizemeyen ebeveynlerine (anne babasına) benzeyen terapist
tarafından bir kere daha hayal kırıklığına uğratılır. Hastanın terapiste saygısı azalır. Terapisti değersizleştirerek terapiden ayrılabilir.
Savunmacı ve katı kuralları olan bir davranış
modeli ise sert- otoriter bir baba imajı oluşturur. Bu durumda ise hasta
anlaşılamadığını hissedecektir.
İkilemlerle dolu bir tedavi süreci başlar. Terapist
kendi öfkesini kontrol edip, empatik pozisyonunu
kaybetmemeye çalışır. Bunun için hastasını sevmeye ihtiyacı vardır. Hasta ise terapisti sürekli öfkelendirip, terapiste saldırarak
terapistin empatik pozisyona girmesini engelleyebilir.
Eğer terapist terapi ortamındaki öfkeyi tamponlamayı
başaramazsa, kaçınma ve bölünme savunmaları oluşturabilir.
Bunun örneğin en kaba şekli şöyle olur: Hasta
defalarca randevu alır ama randevusuna gelmez. Terapistin hastaya olan bilinçli
ve bilinçdışı agresyonu (saldırganca duyguları)
giderek artar. Sonunda hasta randevu
alır. Görüşmeye karar verir, ama terapist hastaya
sinirlendiği için, bir bahane bularak görüşmeye gelmez. Eğer böyle bir durum
oluşmuşsa, bu terapi ilişkisi kopma noktasına gelmiş
demektir. Burada terapist artık ortamdaki öfkeyi
kontrol etmeye çalışmak yerine öfkeden kaçmayı tercih ediyordur.
Bu hafta, kişilik zayıflıkları konusunda
uzmanlaşmış terapist Kernberg’in
bir terapi çalışmasını sizlere aktarmak istedim. Terapideki zorluklar ve
bunlarla başa çıkma yolları hakkında Kernberg bizlere
kendi deneyimini aktarıyor. Bu yazıyı Otto Kernberg’in Saldırganlık (*) isimli kitabından aldım. Biraz
ağır cümlelerle yazılmış bir metin olmasına rağmen kitabı okumanızı tavsiye
ederim. Hem terapiye giden kişiler hem de
terapistlerin bu yazıyı ilgi ile okuyacaklarını düşünüyorum.
Kubilay Boğoçlu
(*) Sapıklıklarda ve Kişilik
Bozukluklarında Saldırganlık. Otto
Kernberg. Metis Yayınları. Ötekini
Dinlemek Dizisi.
Bay X
Yazan ve terapist: Otto Kernberg
Bay X, yabancı bir ülkede doğup Amerika da eğitim
görmüş otuz yaşlarında bir erkekti. Sekiz yıllık bir dönem içinde ciddi intihar
girişimlerinde bulunmuştu. Aşırı dozlarda ilaç ve madde kullanmıştı. Bunların
bazıları depresyona ve kaygıya karşı verilen ilaçlardı, bazılarını ise yasadışı
yollardan elde ediyordu. Bu intihar girişimlerinin ardından iki veya üç gün
komada kaldığı oluyordu. Geçmişte birçok psikoterapi çabası bu girişimler
yüzünden kesilmişti.
Üç yıllık tedaviden sonra Bay X i bana gönderen
psikoterapist, hasta gece gündüz ve özellikle hafta sonralı evine telefon
ettiği için tedavisini sonlandırmıştı. Terapisti görüşmeler boynuca bay x in
çoğunlukla suskun kaldığını, konuşmadığını öne sürdüğünü, ancak tedavi dışında
onula rahatlıkla telefonda konuşabildiğini ve dikkat çekmek için ümitsizce çaba
harcadığını söyledi.
Hastaya baskın olarak çocuksu ve toplum karşıtı
özelliklerin bulunduğu sınır kişilik örgütlenmesi zemininde narsisistik
kişilik tanısı konmuştu. Tanıya yönelik görüşmeler sırasında sevimli çocuksu
neredeyse yağcı bir tutumla zaman zaman kuşkucu,
surat asan, güvensizlik gösteren davranışlar arasında gidip geliyordu. Çok
zekiydi ve müziğe özel bir ilgi duyuyordu, ancak çok düzensiz çalıştığı için
üniversitede başarısız olmuştu.
Ailesi, kadın arkadaşları, terapistleri
ya da öğretmenleri onun kendisine özel davranılması yolundaki taleplerini
karşılamadığında, intihar girişimlerinde bulunuyordu. Diğer insanlarla yüzeyde
iyi ilişkiler kurmasına karşın, okuldaki başarısızlığı, oradan oraya sürüklenen
yaşam tarzı ve intihar girişimleri ile bunlara eşlik eden suçluluk uyandırma
manevralarının çevresindeki herkes üzerinde yıldırıcı bir etki yapması
nedeniyle giderek kedisini yalıtmıştı.
Tedavide ilk olarak, intihar girişimlerinden
herhangi bir ikincil kazanç sağlamasını engellemeye yönelik biçimsel bir yapı
oluşturdum; onu haftada iki kez düzenli olarak göreceğimi, ama intihar etmeye
niyetlenirse acil psikiyatri servisine ve eğer ilaç yutmuşsa acil dâhiliye
servisine gitmesi gerektiğini açık bir dille söyledim. İntihar girişiminde
bulunursa, ancak psikiyatri servisinden taburcu olup, ayakta tedaviye
dönebildiği zaman onu görmeyi sürdürecektim.
Ayrıca benim görüşüme göre kaçınılmaz bir intihar
riski bulunduğunu hastaya ve ailesine açıkladım. Bu risk nedeniyle aileyi de
tedavi planına dâhil etmeye karar vermiştim. Önerilen tedavi düzenlemesine
diğer tek seçenek uzun süre hastanede yatmasıydı ama uzun süreli yatışın bu
vakada yararlı olacağına dair kuşkularım olduğunu, böyle bir ortamda edilgen,
hatta asalakça bir varoluşun hastaya ikincil kazanç sağlayabileceğini söyledim.
Hastaya itkilerine göre hareket etmediği sürece,
görüşme saatleri içinde intihar eğilimlerini tartışabileceğimizi söyledim. Bir
intihar girişiminin ortasında bilincini kaybetmeden önce beni araması
durumunda, yaşamını kurtarmak için her şeyi yapacağımı, ama sonra tedavisini
bırakacağımı ve başka birine göndereceğimi açıkça anlattım: böyle bir durum, bu
tedavi planının yararlı olmadığı anlamına gelirdi.
Hasta birkaç görüşme boyunca öne sürdüğüm koşullara
karşı öfkesini dile getirdi ama sonunda bu düzenlemeleri kabul etti. Buna
karşın ana-babasının önerilen düzenlemeleri kabullenmesi çok kolay olmuştu.
Tedavi başladı, ancak hastanın görüşmelerdeki suskunlukları öylesine uzuyordu
ki ilk yirmi görüşme boyunca toplam birkaç cümle konuşmuştu. Bu suskunluğu
şöyle yorumladım: görüşmeler konusuna onun önerdiği çeşitli düzenlemeleri kabul
etmediğim ve kuşkusuz intihar girişimlerine dair koşullar getirdiğim için bana
karşı öfkeliydi ve suskunluğu, bu öfkeyi doğrudan göstermekten duyduğu korkunun
bir ifadesiydi. Hasta sonunda konuşmaya başladı, ama yalnızca bana
öfkelendiğinde konuşuyor olması anlamlıydı. Daha önce görüşmelerde serbestçe
konuşamadığını söylemişti.
Artık ona, nefret söz konusu olduğunda serbestçe
konuşabildiğini gösterebilmiştim. Ne var ki onun çektiği güçlükleri daha iyi
anlamamızı sağlayacak açık ve rahat bir iletişim söz konusu olduğunda
konuşamıyordu.
Bundan sonra hastada yeni bir davranış örüntüsü
gelişti. Görüşme saatlerinde alaycı bir şekilde benim sözlerimi taklit ediyor,
görece önemsiz konularda tartışmaya giriyor ve görüşmenin sonunda benimle
tartışacağı önemli konular olduğunu öne sürerek ayrılmayı reddediyordu. Kısa
süre sonra hastanın önemsiz konular üzerinde sonsuz zaman harcadığına ve
kendisine baskı yapan yaşam sorunlarını yalnızca son dakikalarda getirdiğine
dikkat ettim. Bu yüzden zamanı gelince odamdan ayrılmayı reddediyordu.
Bay X beni her saat aramaya başlamıştı. Açıkça acil
bir durumda beni arayabileceğini, ancak bunun gerçekten acil bir durum olduğu
konusunda aynı fikirde değilsek aranmayı istemeyeceğimi ve istemediğim aramalar
birbirini izlerse bir hafta boyunca ondan gelen hiçbir telefonu
yanıtlamayacağımı söyledim. Böylelikle gerçekten yaşamını tehdit eden acil bir
durumda bana ulaşamadığı için ölme olasılığı ortaya çıkabilirdi.
Bu ek yapılandırma, telefon konuşmalarını etkili
şekilde sona erdirdi. Yaklaşık bir yıllık tedaviden sonra, hasta artık
görüşmeden az çok ayrılabiliyordu ve aralarda telefon etmiyordu. Her şeyin
ötesinde tedavi başladığından beri hiç intihar girişiminde bulunmamıştı.
Bunların yerine görüşmelerde yoğun öfke atakları göstermeye başlamıştı.
Şimdiye dek hastanın saldırganlığını
dışavurumundaki vahşi tarzı ve bunu denetim altına alabilmek için tedavinin
yapılandırılması gereğini vurguladım. Bu vakada yapılandırmanın önkoşulu
hastanın saldırganlığını ve buna karşı savunmaları görüşme sınırları içinde
tutmaktı. Genel tedavi stratejim, kendine zarar verici yoğun itkileri,
görüşmede ortaya çıktıkça analiz etmekti.
İlk yorumlarım, öfkeli olduğu zamanlar dışında,
hastanın görüşmelerde benimle konuşamamasıyla ilgiliydi. Bunu, benim tarafımdan
yardım edilme çabalarını baltalayan bir iç düşmanın etkisi olarak yorumladım.
Bu iç düşman, yıkıcı bir ilişki dışında, benimle herhangi bir ilişki kurmasını
yasaklıyordu. Onunla ilişkimde benim yalancı, çıkarcı veya kayıtsız olduğumu
(bu suçlamaları çok sık yineliyordu) düşündüğü için “haklı bir kızgınlık”
hissettiği yorumunu yaptım. Ayrıca zihnindeki bu düşman, ikimiz arasındaki iyi
bir ilişkinin sahte ahlakçı olacağını öne sürerek bu ilişkiye karşı çıkıyordu.
Bu düşmanın çok dürüstmüş gibi davrandığını, ama aslında öfke patlamalarını
haklı göstermek için gerçekliği çarpıtan, yozlaşmış biri olduğunu söyledim.
Böylece müzik çalışmalarında ve kadınlarla ilişkilerinde çektiği güçlükler
gibi, yaşamında gerçekten önemli olan sorunları bana iletme gereksimi de
karşılanmamış oluyordu.
Hastanın örüntülerinden “düşmana” ilişkin daha
fazla bilgi edindikçe, bu iç düşmanı daha açıkça görebiliyordum. Sanki benimle
iletişim kurma yetisini yok eden içindeki düşman, aynı zamanda onun kendini
güçlü ve ahlak açısından benden üstün hissetmesini sağlıyordu. Sanki kusurlarım
için ondan özür dileyene dek bana olan öfkesini sürdürmesini emrediyordu. İsyankar bir çocuğu denetlemekten ve utandırmaktan zevk alan
haşin, despot bir ebeveyn ya da bir okul müdürünün ilkel, sadistik,
karikatürize bir şekli gibiydi. Hastanın despot ebeveyn rolünü canlandırdığını
ve beni de kötü davranan, asi çocuk rolüne sokmuş olduğunu öne sürdüm.
Görüşmenin sonunda hızla rolleri tersine çeviriyordu: o zaman, sanki ben onu
haksız yere kovuyormuşum gibi davranarak, kendisini çaresiz, hükmedilen, güçsüz
ama isyankar bir çocuk olarak yaşıyordu ve ben de
haşin, zalim, sadist despot ebeveyn haline geliyordum.
Aktarımda bu nesne ilişkisi defalarca
yorumlandıktan sonra hasta, bana olan öfkesi dışındaki konuları kısa da olsa,
sakince konuşabilmeye başlamıştı. Bu sırada her görüşmenin büyük bölümünde
özdeşleşme eğiliminde olduğunu gösterdiğim iç düşmana tamı tamına uyan bir üvey
anneden söz etti.
Buradan hastanın çocukluğunun erken dönemlerinde
üvey annesinin onu küçük asilikleri için zalimce cezalandırdığını, fena halde
dövdüğünü, öyle ki plajda soyunmaya utandığını öğrendim. Üvey anne
sinirlendiğinde haftalarca hastayla konuşmuyor, özür, hem de esaslı bir özür
bekliyordu. Hastanın yabancı diller profesörü olan babası oldukça utangaç bir
adamdı ve böyle durumlarda sıklıkla onu üvey annesinden özür dilemeye
zorluyordu; üvey anne haksız olduğunda bile “evin huzuru için” özür dilemesini
istiyordu.
Bu iç düşmanın gerçekten de hastanın onu algıladığı
şekliyle, üvey annesi olduğunu yorumlamaya başlamıştım. Nedenleri henüz açıklık
kazanmamakla birlikte, hasta sürekli değişen rollerde üvey anneyle olan
ilişkisini benimle yinelemek zorunda hissediyordu. İlginçtir ki bu açıklamaları
hastanın içe bakışla düşünebildiği anlar izliyor ve geçmişine dair bilgiler
veriyordu, ancak hemen ardından vahşice bana saldırmaya başlıyordu. Ona yardım
ettiğimi hissettiğinde benden aldığı her şeyi yıkma gereksinimi duyuyordu.
Bunun ilkel tipte bir terapiye olumsuz tepki olduğu
sonucuna vardım. Diğer bir deyişle, benden en çok nefret ettiği anlar, beni iyi
nesne olarak algıladığı anları izliyordu.
Aynı zamanda yaşamındaki çatışmalar hakkında daha
serbest konuşabilmeye başlamıştı. Bu sırada, kendinde her şeye hak gördüğünü ve
yoğun bir aç gözlülüğünün olduğunu keşfettim. Örneğin halası doğum günü için
ona bir masa alma sözü vermişti. Hasta kendi beğendiği masayı almak için yetki
istemiş ve halasının masa için ayırdığından yüzlerce dolar daha pahalı bir masa
almıştı. Halası bu noktaya dikkat çektiğinde hasta son ayların en vahşi
öfkesini sergilemişti.
Bay X müzik çalışmalarına yeniden dönmüştü ve
sürekli olarak kendisine ayrıcalık tanınmasını istiyordu – diğer tüm
öğrencilerin yapması gereken ödevlerden muaf tutulmak gibi. Bu istekleri
karşılanmadığında öfke ve ümitsizlikle tepki veriyordu. Bitirme sınavlarından
önceki en önemli günlerde hiçbir şekilde çalışma veya prova yapamadığından
giderek daha fazla yakınır olmuştu. Böyle bir zamanda, önemli miktarda teknik
konuyu önemsemesi gerekiyordu ve kısa sürede bu çabayı göstermekten dolayı çok
içerlediği ortaya çıktı; çaba göstermeden her şeyde uzman olmak istiyordu.
Diğerlerinin iyi bildiği şeyleri özümsemek için çaba harcamak onun için
hakaretti.
Tedavisinin ikinci yılında yeni unsurlar ortaya
çıktı. Bay X benim düşüncelerimi merak eder görünüyordu, benim söylediğim her
şeyi büyük bir ilgiyle dinliyordu, ancak hemen ardından konunun artık kapandığı
anlamına gelecek şekilde omuz silkiyor ya da “Hiç anlamıyorum” diyordu. Benden
gelen her şeyi otomatik olarak fırlatıp attığını ve bu davranışlarıyla, benim
söylediğim her şeye gösterdiği yoğun ilginin garip biçimde çeliştiğini gösterme
çabalarım, onun yine yoğun bir öfkeye kapılmasına neden oldu. Kaba bir şekilde,
benim yorumlarımı “tümüyle aptallık” diye reddediyor veya alay edercesine benim
söylediklerimi yineliyordu. Sözlerimi, benim katkılarımın değersiz olduğu
düşüncesini haklı çıkaracak denli çarpıtıyordu. Bu öfkenin kaynağını bulmaya
çalıştım ve sonunda konuşmamdaki özgüven ve suskunluklarını sakince yorumluyor
olmamın onu öfkelendirdiğini keşfettim. Oysa o, bu sessizliklerde hiçbir şey
olmadığını düşünüyordu. Birçok kez, benim söylediklerimle alay etti ve benim
bir sonraki kitabım için yeni kuramlar oluşturduğumu öne sürdü.
Bay X bana Bion’un (1957)
tanımladığı, yoğun açgözlülüklerini ve hasetlerini itiraf etmeye tahammülü
olmayan hastaları anımsattı. Bion’a göre bunlarda
merak, küstahlık ve sahte aptallık bir araya geliyordu. Gerçekten de benim
aklımdaki her şeyi öğrenme çabaları son derece açgözlüydü. Benim katkılarıma
yoğun bir haset ve içerleme göstermiş ve onun haklı kızgınlık iddialarına
tümüyle “katıldığım” şeklindeki yorumum dışındakileri toptan fırlatıp atmıştı.
Bu açgözlülüğü ona gösterme veya hasete karşı savunmalarını irdeleme çabalarım o noktada
yararsızdı; sonuçta daha fazla araştırılması mümkün olmayan yoğun öfke
ataklarını kışkırtıyorlardı. Buna karşın, aktarımda üvey annesiyle olan iç
ilişkisinin tekrarlandığını dirençli şekilde yorumlamam yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı. Hasta önce bizim aramızda
olup bitenlerle üvey annesiyle olan ilişkisi arasında hiçbir bağ olmadığını öne
sürdü, ancak bu inkarı görece zayıf ve etkisizdi.
Bir noktada hasta benim kişiliğimin gerçekten üvey
annesininkine benzediğini söyledi. Benim kişiliğimi tedavide üvey annesinin
yeni bir kopyası olarak nasıl gördüğünü benimle araştırmasını istedim. Hastada
yoğun bir kaygı uyandı. Benim üvey annesinin kişiliğini taşımaya hazır
oluşumdan rahatsız olmuştu. Sanki artık beni üvey annesinden ayırt
edemeyeceğinden korkuyordu. Aynı zamanda benim üvey annesinden farklı olduğum
yolundaki kendi iddiası, bana yönelttiği öfkeli saldırıların haklı
olmayabileceği olasılığını düşünmeye zorladı. Böylece bana olan öfkesinin
uygunsuzluğuyla yüzleşmişti. Bir ikilem içindeydi: bir yandan görüşmelerdeki
yıkıcı davranışlarından haz aldığını itiraf etmekten korkuyordu, diğer yandan
beni her an bulabileceğinin farkındaydı ve kin tutmadığımı biliyordu. Ayrıca
kendi içindeki üvey anne imgesinin denetiminden çıkması için ona yardım
edebileceğim yolunda zayıf bir umut taşıyordu.
Hasta artık bana yönelik yıkıcı davranışlarından
daha açık bir zevk almaya başlamıştı. Görüşmelerde beni ikinci adımın baş harfi
olan “F” diye çağırmaya başladı, bunun “düzücü”nün (fucker) de baş harfi olduğunu söylüyordu. Bu, benim
güçsüzlüğüme ilişkin küstah ve aşağılayıcı yorumlarıyla bağlantılı, bilerek
yapılmış bir hareketti. Örneğin şöyle diyordu: “ Sen gerçekten de bok herifin tekisin, F.” Bana böyle hitap etmek ona açıkça
haz veriyordu. Hasta ayrıca oturması beklenen koltuk dışında bir yere
oturuyordu. Bu şekilde, benim araya gireceğimi düşündüğü zamanlarda kolayca
öfkeye kayabilecek oyuncu bir saldırganlık göstermiş oluyordu. birçok kez görüşmeye benim sandalyeme oturarak başlamıştı.
Beni başka bir yere oturmaya zorluyor ve görüşme sırasındaki halimi alaycı bir
şekilde taklit ediyordu.
Ana-babasının hoşgörüsü, ulaşılabilirliği, anlayışı
ve sabrı konusunda kendini inandırmaya çalışan bir çocuğun oyuncu
davranışlarını tanımladığım sonucuna varılabilir. Ancak hastanın bu davranışı
özellikle dışarıdaki yaşamında acil sorunlarla karşılaştığında ortaya
çıkıyordu. Benden nasılsa bir şey beklenmeyeceğini ima ederek, denetim sağlama
ve haseti yok etme çabalarından belirgin bir haz
alıyordu. Bu haz, görüşmelerin sonundaki utanç, kovulma duyguları ve benim
artık elde edemeyeceği zamanım için açgözlü istekleriyle taban tabana zıttı.
Bana karşı saldırılarla kendi zamanını ve benden
alabileceklerini vahşice yok etmekten aldığı zevkle, boşa harcanan zamanı
yerine koymak için doymaz talepleri arasındaki ilişkiyi ona göstermeye
başladım. Görüşme saatinin ortasında henüz benimle alay etmekten zevk alır
göründüğü sırada zamanını boşa harcadığını söylersem anında öfkeleniyordu.
Geriye baktığımda benimle alay etmekten zevk aldığı hazzın savunucu yönlerini
erken yorumladığımı fark ettim: ona aldığı sadistik
hazzın bilincine varması için yardım etmeye çalışıyordum, ama bu hazzı eyleme
koymaya cesaret ettiğinde, bunu görüşmelerde zamanını boşa harcaması şeklinde
yorumluyordum. Edilgen kalarak bu davranışa izin verdiğimde ve ne yaptığını
yıkıcı anlamlarını göstermeden tanımladığımda, hasta bana karşı çocuksu,
küçümser ancak hoşgörülü tutum takındı; bununla birlikte görüşmenin sonunda
yaşadığı kovulmuşluk duygusunun acı bir düş kırıklığı yaratması kaçınılmaz
görünüyordu. Bu görüşmeler sırasında bana yüzeysel gelen bir hoşluk
gösteriyordu ve bu tutumuyla bende ona karşı sözde arkadaşça bir tavrın
gelişmesine neden oluyordu.
Benimle kurduğu bu sözde - arkadaşça ilişkinin,
kenarda duran bir seyirciyi temsil ettiğini yorumlamaya çalıştım. Bu seyirci,
hoşgörülü olmakla birlikte, zor durumundan çıkarmak için parmağını
oynatmıyordu. Aktarımda bu nesne ilişkisinin anlamlarını araştırdıkça, bunun
babasıyla olan ilişkisinin anlamlarını araştırdıkça, bunun babasıyla olan
ilişkisini canlandırdığı yavaş yavaş ortaya çıktı.
Aslında babasının geçmişte yaptığı gibi, beni de çatışmaları önlemek için
korkakça davranmaya kışkırtıyordu. Bu yorumu hasta yine öfkeyle yadsıdı ve
bunun geçmişiyle bir ilişkisi olmadığını öne sürdü. Geçmiş deneyimime dayanarak
olup bitenin tam da bu olduğunda direndim ve yorumumu öfkeyle
değersizleştirmesinin, benden aldıklarını kıskançlıkla yok edişini yansıttığını
gösterdim. Ne var ki görüşmelerde yıkıcı davranışlarından aldığı açık zevkle
daha fazla tahammül edebiliyor olmasının, önceleri haklı kızgınlık maskesi
altında kendini gösteren saldırganlığın açığa çıkması olduğunu hissettim. Aynı
zamanda, benden aldıklarının kıskançlıkla yıkımı şeklinde eyleme konulan,
önemli, farkında olmadığı ilkel bir saldırganlığın etkisi altında olduğunu
düşünüyordum.
Temel sözleşmemizi yenilemek için, yılda bir kez
hastayla birlikte ana- babasıyla da görüştüğümü eklemeliyim. İki buçuk yıllık
tedaviden sonraki görüşmemizde ana-babası bana hastanın çok değişmiş olduğunu,
yoğun öfke ataklarının ve aile bireyleriyle yaşadığı kronik güçlüklerin büyük
ölçüde azaldığını ve müzisyen olarak çalışmasından hoşnut olduklarını, tedavi
ücretinin bir kısmını kendisinin ödediğini ve hepsinin ötesinde artık intihar
girişiminde bulunmadığını söylediler.
Bu örneği, aktarımda ilkel saldırganlığın nasıl
ifade edildiğini göstermek için verdim: önce eyleme koyma şeklinde, sonra terapiste ve görüşmede ondan gelen her şeye ve en önemlisi,
(özellikle hastanın kendi düşünce süreçlerine olmak üzere) iletişim sürecine
doğrudan saldırılar şeklinde. Yapısal terimlerle bu ilişki, saldırganlık
tarafından ele geçirilmiş büyüklenmeci kendilikle hastanın normal kendiliğinin
aşağılanan ve değersizleştirilen yönleri arasındaki bağlantıyı içerir.
Tedavi sürecinde, bir yanda dışarıya ve kendine
yönelik saldırganlık, diğer yanda yüzeyde arkadaşça tutum arasında
başlangıçtaki çözülme yavaş yavaş ortadan kalkmıştı.
Görüşmelerde, nefret şeklinde kendini gösteren saldırgan duygulanımın bilişsel,
duygusal, psikomotor ve iletişimsel yönlerini de
içeren saldırgan duygular yeniden keşfedilmişti. Nefretin önceleri çözülmüş
olan haz verici niteliği de yavaş yavaş açığa
çıkmıştı. Benim başlıca işim, aktarımda giderek derinleşen ilkel nesne
ilişkileri zemininde saldırganlığın doğrudan ifadesinin işlevlerini ve hastanın
saldırganlığa karşı savunmalarını yorumlamaktı. Saldırgan duyguların neşeli
yıkıcılığı, katlanılması ve bütünleştirilmesi en zor durumdur. Gelişimin ileri
aşamalarındaki çift değerlilik içeren ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlamak
için derinlemesine çalışma yapılmalıdır.