Özgürlüğün
Yolları I
Kişisel özgürlüğümüz için
hayatımız boyunca yaptığımız büyük bir hareket vardır.
Bu hareket büyük bir ayrılık
yaşamaktır.
Bu ayrılığın sonunda, hem kendimize
hem de çevremize karşı rüştümüzü ispatlarız.
Ayrıldığımız kişi çoğu zaman
annemiz, babamız veya bize yakın insanlardır.
İçine doğduğumuz aile bizim
için ilk mutluluk tablosudur.
Bu mutluluk tablosunu erişkin
yaşantımızda tekrarlamak için ruhumuzda katı bir programlanma oluşur.
Ergenlik dönemine geldiğimizde,
büyük bir şaşkınlık yaşarız.
İstediğimiz ve derinden
bağlandığımız mutluluk tablosunu oluşturmayı bir türlü başaramayız. Annemizi,
babamızı kardeşlerimizi, eşimizi ve çocuklarımızı büyük bir evin içinde
toplamak, herkesin huzurlu ve mutlu olmasını sağlamak büyük fantezimizidir.
Bu fantezinin imkânsız olduğunu
tatsız tecrübelerle anlamaya başlarız.
Yıllarca süren bir kriz dönemi
başlar.
Önce bize yakın insanları
suçlarız.
Suçlama dönemi yıllarca sürer.
Sonuçta kendi kaderimizin
“kendi ellerimizde” olduğunu keşfetmeye başlarız.
Bize acı veren “mutluluk
masalından” ayrılmaya karar veririz. İşte bu noktada ciddi bir kopuş yaşarız.
Bu kişisel bir devrimdir.
Mutluluk masalından ayrılmak,
annemizin ve babamızın büyük arzusundan vazgeçmek anlamına gelmez.
Mutluluk masalından ayrılmak,
annemizin ve babamızın bize aktardığı büyük arzunun gerçekleşmesi için eski
formüllerin işe yaramadığını kabul etmek anlamına gelir.
Bu ayrılma veya “kopma” terapi içinde yavaş yavaş
şekillenir.
Kişi terapistle
arasında sağlam bir bağ oluşturdukça, hastalıklı bir şekilde bağlandığı eski
nesne ilişkilerinden kopmak için bir fırsat yakalar.
Burada ayrılma veya kopma
yaşadığımız temelde bir kişi gibi görünür. Ama aslında bir ilişkiler
sistemidir.
Örneğin, bir kadın, 50 li yaşlarına kadar, çocuklarının ve eşinin var olmasına
rağmen annesi ile yapışık ve bağımlı bir ilişki yürütmektedir. Bu bağımlılığın
karmaşık ve derin sebepleri vardır. Bu hanım harekete geçmeye başladığında
direkt annesi ile ilişkisini sorgulamaz. Önce annesini sembolize eden bir
kadınla, örneğin yaşlı bir komşu ile kavga eder. Sonra iş yerinde bir başka
kadınla gerilimler yaşamaya başlar. Yavaş yavaş büyük
resim ortaya çıkar. Bütün bu hareketlerin annesi ile hesaplaşmaya doğru
gittiğini anlarsınız.
Örneğin, bir erkek çocuk,
babası ile yapışık (bağımlı) bir ilişki yaşar. Bu genç başarısız olduğu için
sürekli eleştirilmektedir. Aslında bilinçdışında babasının efsane haline gelmiş
“başarısını” tekrarlamak ister. Ama acı tecrübelerle bu “başarıyı”
tekrarlayamayacağı anlaşılır. Baba dünyası ile bir hesaplaşma başlar. Baba
yedeği yerine geçen insanlarla, örneğin patronu ile kavga eder. İçindeki
“özgürlük” duygusu yavaş yavaş büyür, sonunda baba ile
hesaplaşma gündeme gelir.
Örneğin, genç bir erkek,
annesini aldatan babasına büyük bir hınç duymaktadır. Kendisi kendi sevgilisini
aldatmamak için büyük çaba sarf eder. Sonuçta bu genç sevgilisini aldatır.
Annesi ile arasındaki bağımlı ilişkiyi sorgulamaya başlar. Annesinden
psikolojik bir kopuş yaşar. Aslında babasının sandığı kadar “negatif” bir insan
olmadığını anlar.
Kişi terapisti ile, hastalıklı bir şekilde bağlı olduğu ilişki sistemini,
bu sistem içindeki temel nesneyi iyice ayırt eder. Çok sevdiği bu (hastalıklı)
psikolojik ilişkilerden ve insandan uzaklaşması, fay hattının kırılması gibi
parça parça gerçekleşir.
Bu hastalıklı ilişki kişi için
büyük bir doyum kaynağıdır. Ama aynı zamanda bu ilişki, kişinin hayatını
zindana çevirmektir.
Patolojik bağımlılık konusunda,
bağımlılık ve özgürlük (Johny Cash)
yazısına da bakabilirsiniz.
Eski bir şiir, eski bir hikâye
Eski bir ezgi var aklımda
Herkes hayattaydı bildiğim herkes
Hiç korku yoktu, yoktu aklımda
(Şebnem Ferah)
Özgürlüğün
Yolları II
Ölümün iki anlamı
Sevdiğimiz bir insanı kaybetmek kahredici, üzüntülü bir
yaşantıdır. Ölümün günlük anlamı yok oluştur. Ölen kişi maddi dünyadan ayrılır.
Onun canlı varlığını bir daha göremeyeceğimizi biliriz.
Şair-i Azam Abdülhak Hamit
Tarhan, Bombay’da devlet görevlisi olarak çalışırken karısı hastalandı.
İstanbul’a dönüş yolculuğunda şairin karısı Beyrut’ta vefat etti (1885). Tarhan
ünlü Makber şiirini eşinin anısına yazmıştır.
Fatma mezardan çık
ayağa kalk!
Seni hatırladığım
haline dön
Senin bir sözüne
razıyım…
Güller gibi tebessüm
et
Gönlümün yarasına
çare bul merhamet et
Bir tatlı bakışla
bir gülüşle
Hayatımın günlerini
tamam et (2)
Sevgiliyi kaybetmek yalnızca onun ölmesi şeklinde olmaz.
Örneğin eski bir sevgiliden ayrılırken, o sevgili yok olmaz. Maddi dünyadan
ayrılmaz, yani ölmez. Ama biz onu ölmüş gibi algılarız.
Eski sevgiliyi yeni hayatında rahat bırakmak isteriz. Keza
bizde yeni hayatımızda eski sevgilimize uygun bir rol veremeyiz. İki taraf için
de iyi olan, rahatlatıcı olan çözüm iki tarafın birbirlerini bir daha
aramamasıdır. Böylece maddi dünyada var olmaya devam eden, yaşayan bir kişiye
ölmüş muamelesi yaparız. Bu davranışımızı kimse garipsemez, hatta onaylar. Bu
anlamda “ölümü” biz seçeriz. Kendi irademizle eski sevgilimizi “sembolik anlamda”
öldürürüz.
Maddi ölüm gerçekleştiğinde istesek de eski sevgiliye
ulaşamayız. Sevgili toprak olup çürümeye başlamıştır. Bu dış dünyanın bize
dayattığı bir gerçektir.
Kendi irademizle seçtiğimiz sembolik ölümde ise, eski
sevgiliye istediğimiz an ulaşabiliriz. O bizim mahallemizde oturabilir, aynı iş
yerinde veya aynı okulda olabilir. Çok yakınımızda olmasına rağmen ona ulaşmayı
tercih etmeyiz. O bu dünyada yokmuş gibi davranırız. Yok-sayma davranışımız agresif ve sert bir davranıştır. Düşünsenize bu yok sayma
davranışını insanların tamamı bir kişiye aynı anda yapsa o kişi ya intihar eder
ya delirir.
Bir ölçüde patolojik diyebileceğimiz bu davranışımız
enerjisini nereden alır? Bu davranışımız enerjisini eski sevgili ile kurduğumuz
dünyanın yıkılmaya mahkûm olan kof bir dünya olduğu inancından (algısından)
alır. Ayrıca yeni sevgili ile kurduğumuz yeni dünyanın sağladığı güçlü ve umut
dolu yaşantılar eskiyi unutmamız için bize güçlü bir motivasyon
verir.
Hayatın
Anlamı
Hayatın anlamı basite indirgenecek bir konu değildir. Bunu
hepimiz biliriz. Yine de basit olarak hayatın anlamını şöyle ifade edebiliriz:
Çocuk yaşımızda bizi hayata bağlayan bir veya iki kişi vardır. Bu kişiler anne
ve babamızdır. Bazı durumlarda bu kişiler çeşitlenebilir. Daha sonra ise anne
ve babamızın yerine koyacağımız çok sayıda sevdiğimiz insanla ilişkiye gireriz.
Bize yabancı olan insanlar, hayatımıza eşimiz olarak dostumuz olarak, aynı
inançları paylaşan insanlar olarak girerler ve bizimle güçlü bağlar kurarlar.
Hayatı anlamlı kılan
ailemiz ve bu çok sevdiğimiz insanlardır.
Örneğin Vietnam savaşındaki askerlerin anlamsızlık
duygularına kapılmalarının sebebi nedir? Savaşta çok sayıda sevdiğiniz insanı
aynı anda kaybedersiniz. Bu kayıplar, yalnızlık ve tek başınalık duygusu ile
hayatı anlamsız kılar. Büyük bir deprem olsa, toplumda yaşayan hemen herkes
anlamsızlık düşüncelerine kapılmaya başlayacaktır. Çünkü sevdikleri insanlar ya
ölmüşler veya ölüm tehlikesi yaşamışlardır.
Çok sayıda insanı yüksek bir enerji ile sevmeyi başarmak
bizi güçlü kılar. Sevdiğimiz tek-bir- insanın kaybı bizi anlamsızlık-intihar
düşüncelerine kadar, bu uç noktaya kadar sürüklemeyebilir. Hayatta kalan
dostlarımız ile bu acıyı paylaşıp göğüsleyebiliriz.
Bazen çeşitli nedenlerden dolayı hayatımızda bir insan çok
önemli hale gelir. Yaşama sanki bu insanın varlığı ile tutuluruz. Bunun en
bildik formu “kara sevdadır”. Bu durumda bu çok önem verdiğimiz insanı
kaybetmek bizim için ölüme eşdeğerdir.
Ölüm
arzusu
Yaşamımızın bazı anlarında takıntılı bir şekilde ölümü
arzulayabiliriz veya yaşam boş ve anlamsız gelmeye başlar. Bu duruma neden olan
şey sevdiğimiz insan veya insanların kaybıdır. Bu sadece ölüm şeklinde
olmayabilir.
İlişkiler bir şekilde bozulur.
Hayatın ilerleyen anlarında, eski dostlar farklı
yaşantılara, farklı seçeneklere yönelebilir. Sevdiğimiz insanlarla çatışmalı
bir şekilde ayrılmak zorunda kalabiliriz.
İçinde kendini mutlu ve huzurlu hissettiğimiz dünya bir
kere daha yıkılır.
Ölüm arzumuz gerçek bir ölüm isteği olamaz. Çünkü ölüp
geri gelen kimse yoktur. Yani biz önce ölüm durumunu yaşayıp sonra tekrar
hayata dönmeyiz. Ölüm bizim için varsayımsal ve ancak dinlerin tam olarak
açıkladığı bir durumdur.
İntihar isteği ve ölüm arzusu aslında var-olan
ilişkilerdeki krizi gösterir. Sembolik bir arzudur.
İçinde kendimizi iyi ve mutlu hissettiğimiz eski dünya
yıkılmıştır. Kendimize yeni bir dünya kurma konusunda hiçbir isteğimiz
kalmamıştır. Bu durum intihar için uygun bir durum ortaya çıkarır.
Değişim
arzusu ve ölüm arzusu
İntihar etmek isteyen ama ölmeyen insanlar vardır. Bu
insanlardan biri örneğin Boğaz Köprüsünden atlayıp sağ kalır. Ölüme bu kadar
yakın olup canlı dünyaya geri döner. Ölüme bu kadar yakın olmuş insanlar garip
bir şekilde intihar fikrinden vazgeçerler. En azından bir süre intihar
düşüncesi kişisel gündemlerini işgal etmez.
Bizi intihara sürükleyen içsel çatışmamız, geçmiş dünyamız
ile bağlarımızı tam olarak kopartmadığımız için olur. İntihar arzusu aslında
bizim ARAF’TA olduğumuz gösterir. Hayatımızın içinde bir geçiş bölgesinde, bir
bekleme salonunda iç çatışmaları acılar ve üzüntüler içinde “cennete” girip
giremeyeceğimizi bekleriz.
Dominant
nesne
Aklınıza şöyle bir düşünce gelebilir. Diyelim Ahmet Bey,
bir yakınını kaybetmedi. Etrafındaki sevdiği insanlar değişmedi. Öyleyse neden
ölmek istiyor, neden yaşam boş ve anlamsız geliyor?
Sevdiğimiz birkaç kişi hayatımızda dominant bir rol oynar.
Öyle bir an gelir ki bu dominant kişilerden biri veya birkaçı hayatımızdaki
eski önemini yitirir. Bu insanlar belki yine hayatımızda önemli birisi olarak
kalırlar, ama eski birincil veya temel önemli rolleri kaybolur. Örneğin,
evlenen bir kızın anne ve babası kızları üzerindeki haklarından kısmen
vazgeçmek zorundadır. Diyelim Ankara’da yaşayan bir hanım İstanbul’a gelin
olarak gelir. Ankara’daki kızın ailesi, artık kızlarını her istedikleri zaman
göremeyeceklerini bilirler. Her iki taraf için de ilişkinin ağırlığında bir
azalma olmuştur.
Terapist
dominant bir nesne olabilir mi?
Terapist hemen daima yardımcı bir nesnedir. Terapistin
dominant olamayacağını terapi alan kişi de bilir,
terapistte bilir.
Kişi ruhsal krize girdiğinde, kendisi için dominant olan
nesnelerden vazgeçmek zorunda kalır.
Ruhsal bir kaos yaşar. Terapist
bu süreçte kişiyi hem bir arkadaş gibi -insani- açıdan hem de entelektüel
açıdan destekler.
Bir keresinde bir hanım bana şöyle demişti: Arkadaşımla
ben de sohbet ederim. Ben de arkadaşıma destek veririm. Sizin yaptığınız terapi ile benim desteğim aynı anlama gelmiyor mu?
Bu düşüncede kısmı bir doğruluk vardır. Bir arkadaş
dominant bir nesne olmasa bile yardımcı bir nesne olarak terapistin
yerine alabilir.
Aynı şekilde bir falcı, bir yaşam koçu da terapistin yerini alabilir.
Ama psikolojik analizle çalışan terapisti
bütün diğerlerinden ayıran şey entelektüel performansıdır. Terapist diğerlerine
göre büyük resmi daha iyi görür ve sezer. Kişinin nereden gelip nereye gitmek
istediğini daha iyi kavrar.
Tüketilmesi gereken eski ilişkilerin tüketilmesi,
gemilerin yakılması ve umut dolu yeni bir dünyaya geçiş yapılması. İşte
milyonlarca yıldır gerçekleşen yaşamın bu hüzünlü ve umutlu döngüsünde terapist bir katalizör (hızlandırıcı) rolü üstlenir.
Tartışma
Terapist dominant bir nesne olabilir mi? Sorusunun
cevabına; hayır demiştim. Bir
arkadaşımla yaptığım tartışma sonucunda bu soruya aynı zamanda evet cevabı verileceğini de
düşünüyorum.
Gelişimsel açıdan bakıldığında kişi dominant nesnelerle
arasındaki bağ gevşediği zaman veya bu nesneleri örneğin bir trafik kazasında
kaybettiği zaman terapiye gelir.
Terapist ne geçmişteki dominant nesnelerin yerini tam
olarak tutabilir, ne de gelecekte kişinin yatırım yapacağı bir nesne
olamayacaktır. Bu anlamda dominant bir nesne olamaz.
Ama aynı zamanda terapist bir
zaman dilimi içinde (terapi süresince) önemli bir rol üstlenir. Terapi ilişkisi
içindeki bu iki insan (grup terapisi ise insanlar)
birbirlerini önemserler. Terapi ilişkisi bu iki insana bütün hayatı boyunca
unutamayacağı bir deneyim yaşayacaktır. Bu yaşantılar bu insanları birbirine
güçlü bir şekilde bağlar.
Bu anlamda ( gelişimsel bakış açımızın dışından bakarsak)
o anın duygu ve düşünceleri ile bakarsak terapist dominant bir
nesne olur. Terapi ilişkisi
belirleyici bir önem kazanır.
Dr.Kubilay Boğoçlu
Psikiyatri Uzmanı
1- Şebnem Ferah
2-www.bilgipasaji.com Abdülhak Hamit Tarhan’ın Makber Şiirinden
Türkçeleştirilerek alınmıştır.