Annesiz ve Babasız
Büyüyen Bir Psikiyatri Profesörünün Anıları
Anne, babaları olmadan büyütülmüş nice çocuklar vardır.
Onlar yaşantılarını bir türlü anlatamazlar. Onları destekleyen işlerini iyi
yapan profesyonel bakıcılara rağmen kendilerini ifade edemeyebilirler.
Ben de bu şekilde büyütülmüş bir çocuk olarak kendi sesimi
bulmakta zorlandım, kendimi istediğim şekilde ifade etmem yıllar süren
psikoterapi deneyiminden sonra oldu. Umarım şimdi geçmişim hakkında bu yazıyı
yazarken, aileleri dışındaki yetişkinler tarafından bakılan çocukların
duygularını anlamamız için bir katkı sunmuş olurum.
Benim için tasalı günler, babam ben üç yaşında aniden, beyin
tümörü nedeniyle ölünce başladı.
Ağabeyim beş yaşındaydı.
Annem kız kardeşime hamileydi.
Anneannem babamın ölümü üzerine bize taşındı.
İki yıl sonra dedem, aniden, mide ülseri kanamasından öldü.
Bir kaç ay sonra da annemde göğüs kanseri teşhis edildi.
Altı yıl boyunca hastalıkla mücadele etti. Ben onbir yaşındayken kanser akciğere sıçradığı için annem
öldü. Beni büyüten dört kişiden üçü ölmüştü! Yalnızca anneannem hayattaydı.
İnsanların ölümünü
görmek korkutucu ve insanı sarsan bir yaşantıdır. Annemin ölümü bu yaşantılar
içinde en kötü olanıydı. O benim hayatımın merkezindeydi. Onu umarsız bir
şekilde özlüyordum. Günler geçiyor, ben annemin tevekküllü, zorluklara göğüs
geren yanını kendimde yaşıyordum. Her zamanki işleri her zamanki gibi yapıyordum.
Ama akşamları! bütün yıl boyunca her akşam ağladım.
Hala çocukluğumun en travmatik olayı bu
ebeveynlerimin kaybıdır.
Amcalarım ve halalarım, beni gönderebileceklerini
çıtlatıyorlardı, ama ben buna ihtimal vermiyordum.
Anneannem, okuma yazması olmayan bir yaşlıydı. Yalnızca Yiddish dilini konuşabiliyordu. Kısıtlı bir dünyası vardı.
Kısmen kardeşimin de bakımını üstlenen küçük bir ebeveyn olarak bir dereceye
kadar anneannemin bu durumunu önemsemiyordum. Hep birlikte yaşamamızın iyi
olduğunu düşünüyordum. Amcalarım, halalarım ve kuzenlerimle birlikte yaşıyordum
ve asla onlardan ayrılacağımı düşünmüyordum.
Ama yanlış düşünmüşüm. Ailem anneannemin artık bize
bakamayacağına karar verdi. Ama onlardan hiç kimse de bizi almak istemiyordu.
Bir gün amcam bizi sosyal görevlilerin olduğu bir ofise götürdü. Bakımevine
giden yolun başındaydık. Yıl 1958’di ve ben onüç
yaşında, kız kardeşim dokuz yaşındaydı. Onbeş
yaşındaki ağabeyim daha önce bizden ayrı bir yere gönderilmişti ve bir daha
asla onunla birlikte yaşayamayacaktık.
Bana verilen “harika
haberleri” öğrenince büyük bir kızgınlık duydum. İki farklı ve güçlü duyguyu
bir arada yaşıyordum. Bir yandan, o kadar güçsüzdüm ki, o kadar umutsuz,
kızgın, yardımsızdım ki! öte taraftan da o kadar güçlüydüm
ki! yaşamımdaki herkes ölmüş veya benden ayrılmıştı.
"Bakımı üstlenilen çocuk sen olmalısın" Anlamını
kavrayamayacağım bir dizi prosedür. Şu ofisten bu
ofise git. Bir sürü insanla konuş. Bazılarından hoşlandım, bazılarından hoşlanmadım.
Ama biliyordum ki onların hepsi birden beni evimden uzaklaştırmışlardı ve cezalandırıyorlardı.
Hiç birine güvenmiyordum. Kafam karışıktı. Düşmanlar tarafından çevrilmiştim.
Bir tek sırdaşım bile yoktu. Suskunluğumu bozmamam gerekiyordu. Bu insanların
ziyaretleri devam etti ve bir keresinde beni büyütecek ailemle tanışmış oldum.
Yarım gönüllü bir şekilde uysal bir çocuk olmaya çalıştım. Bu yabancılarla hiç
bir yere gitmek istemiyordum. Son darbeyi indirmeden, beni yeni aileme teslim
etmeden önce geçici bir süreliğine yeniden anneannemin yanına gönderdiler.
Bir gün beni
evimden aldılar. Fiziksel muayene için bir ofise getirdiler. Köle satıcıları
veya at tacirleri
gibi çürük olup olmadığımı araştırdılar.
Acaba ortaya koyulan paraya değecek miydi? Utanmıştım. Daha sonra tuhaf bir
şoför ve sosyal çalışmacı bana ait olan her şeyden bizi alıp götürdüler. Araba yolculuğu
cenaze merasimi gibi geldi bana. Geldiğimiz yerdeki tek tek
yalnız başına duran binalar, benim büyüdüğüm kalabalık, komşularla dolu mahalleye
göre pek soğuk duruyordu.
Yeni babam Jack bir ayakkabı satıcısıydı.
Ciddi bir adamdı. Yeni annem Erma ise hayat dolu ve konuşkandı.
Biyolojik çocukları yoktu. Bizim gelişimizden bir sene önce iki ve dört yaşında
bir kız ve bir erkek kardeşi evlatlık olarak almışlardı. Erma
bizim onu seveceğimizi düşünüyordu. Bizim gibi çocuklar kendi ihtiyaçlarını karşılayan
ebeveynlerini (Erma gibi) kaybettikleri anne
babalarının yerine koyacaklardı. Ama ben bir ergen çocuktum. Ailemin bizi bu şekilde
bırakmasını kabullenemiyordum. İki hafta kadar sonra Erma'nın
duyguları, benim onu reddettiğim şeklindeydi. Ona annem gibi davranmamı
istedikçe ben geri çekiliyordum. Amcalarımın ve halalarımın düşüncesini değiştireceğini
ve bizi "kurtarmaya" geleceğini umuyordum.
Paramparça bir durumdaydım. Dışdünyadan kendi içime
çekilmiştim. Zaman zaman amcamlar ve halamlar
ziyaretime geliyordu. Uzak ve soğuk bir duruşları vardı. Nefret ve öfke
duyguları içimi yakıyordu. Kız kardeşimin sorumluluğu bende olduğu için bu
duygularımı kontrol altına almak zorundaydım. Sürekli rahmetli annemi
düşünüyordum. Yeni annemi kabul etmek sanki ona ihanet olacakmış gibi geliyordu
bana.
Erma defalarca ona hissettirdiğim hayal
kırıklığını bana anlattı. Beni gönderebileceğini söyledi. Ağabeyimden, bakım
alan çocukların bir sürü yer değiştirdiklerini ve tacize uğradıklarını
duymuştum. Erma'nın evi bu tür yaşantılardan uzakta
güvenli bir yerdi. Bir insanın nasıl sevildiğini unutmuştum. Birini sevmek
sanki benim için imkânsızdı. Basit yaşam gereksinimleri benim için önemliydi.
Bir ailenin yanı bilinmeyen bir dünyadan daha iyiydi. İki yılı perişan ve
duygusuz bir şekilde geçirdim. Kendimi zayıf ve tuhaf buluyordum ve bundan
utanıyordum. O zamanlar bu duygularımın travmaya karşı
bir cevap olduğunu henüz bilmiyordum.
16 yaşıma
geldiğimde bu duygularım biraz yatıştı. Artık dikkatim kendi bedenime
yönelmişti. Kendimde çeşitli hastalıklar bulmaya başladım. Bu durum aslında
anne ve babamı kaybetmemin basit bir sonucuydu ama henüz ben bunu anlayamıyordum.17
yaşında boğazımda şişlik olduğuna ve bundan dolayı boğularak öleceğime inanmaya
başladım. Uyumaya başladığımda birden soluk alıp veremeyeceğimi düşünüyordum.
Kendi nefesimi dinliyordum. Doktorlar boşuna beni ikna etmeye çalışıyorlardı.
Durumumu anlatan net bir açıklamaya sahip değildim. Yaşadıklarımın kaygı
bozukluğunun bir çeşidi olduğunu sonraları anlayacaktım. Yorgun ve uyanık
geceler geçiriyordum.
Bu yıllarda annemin düşünceleri hemen yanımdaydı, ne olursa
olsun metanetini bozma. Boş zamanlarımda masraflarımı karşılamak için çalıştım
ve okuldan takdir belgesi aldım. Erma ile ateşkes
ilan etmiştik. Hatta birbirimizi takdir etmeye başlamıştık. Ama yinede çocukluğumun
acı veren anıları içenden çıkarak insanlarla keyifli paylaşımlarda bulunamıyordum.
Çocuk Bakım Ofisinin yardımı ile harç ücreti olmayan bir
üniversitenin kampusuna taşındım. Başlangıçta kimse
ile yakın ilişki kuramıyordum. Odamda ölsem insanlar ancak günler sonra farkıma
varırlardı.21 yaşında psikoterapi almaya başladım. Bu ücreti benim
verebileceğim miktara göre ayarlanmış terapiler
yıllarca sürdü. Bu terapiler sayesinde, başarılı bir
eş, bir anne, bir arkadaş, bir akademisyen oldum. Terapiler parçalamış
yaşantılarımı güçlü bir şekilde bir araya topladı. Kendi iç sesimi duymayı
öğrendim.
Korkarım ki günümüzde bakım almak zorunda kalan çocukların birçoğu
aynı olanaklara sahip olamıyorlar.
Profesör Doktor Francine
Cournos
Psikiyatr
Columbia University
Kaynak: Psychiatr Serv 50:479-480, April 1999
© 1999 American Psychiatric Association
http://psychservices.psychiatryonline.org/cgi/content/full/50/4/479