“Karşılığı nevrozdur
şu bizim uygarlığın
Depersonalizasyon,
Barbitürat, kokain, anfetamin
Oysa ne kadar basit anlayınca bu durumu”
Söz: (Fikret Kızılok / Bülent Ortaçgil)
HAYATIN İÇİNDE KAYBOLDUM/9 Aralık
2007 Pazar
Bana insanın var oluşunu, yaşamın anlamlı olup
olmadığını özetle deseler, şu basitlikle ifade ederdim:
İçimizde
bir psiko-genetik yapı var. Bütün hayatımız boyunca
bu psiko-genetik yapıyı ortaya çıkarmaya, var etmeye
çalışıyoruz.
Genler derken organik-biyolojik anlamda genleri
kastetmiyorum. Ama biyolojik genlerimize benzer şekilde bir davranış örüntümüz
var. İçimizde özel bir dil, özel bir kodlama sistemi var. Bu sistem bizim ne
zaman evleneceğimizi, nasıl psikolojik pozisyonları tercih edeceğimizi biliyor.
Bir lokantada köşede kimsenin bizi göremediği bir yerde mi oturacağız, ortada
görünür bir yerde mi? Garsonla samimi mi olacağız, bütün dikkatimizi
arkadaşlarımıza yöneltip garsonu görmezden mi geleceğiz? Öğretmenimizin
yardımcısı mı olacağız, ondan yardım mı bekleyeceğiz? Ufak tefek minyon
kızlardan-erkeklerden mi hoşlanacağız? Büyük göğüslü kızlardan mı hoşlanacağız?
Avukat mı olacağız, mühendis mi olmak isteyeceğiz? Yurtdışına mı gideceğiz,
anne babamızla mı yaşayacağız? vs vs.
Bütün bunlar bu sistemin içinde saklı.
Öyleyse falcılara gitmemiz boşuna değil. Falcı
önündeki suya, kahveye bakarken, içimizdeki bu psiko-genetik
yapıya ulaşmaya çalışıyor. Ulaşabildiği oranda da bize geleceğimizi söylüyor.
Son on yıllarda felsefe ve düşünce üretme
dünyadaki, toplumlardaki etkisini yitirmiş gibi. Oysa felsefe ve düşünme bize
ne kadar gerekli. Felsefe ve düşünce üretimi, içimizdeki psiko-genetik
yapıya ulaşabilmek için elimizdeki en büyük araç. Ama kendimizi yok sayıyoruz.
Bencil olduğumuzu sanıp, tüketirken, kendi mutsuzluğumuzun labirentlerini
oluşturuyoruz. Bencillik sandığımız şey aslında kişiliğimizi, benlik idealimizi
yok saymak, kendimize rağmen kendimiz olmaya çalışmak.
Egomuzu, benliğimizi sınırlayan eski geleneksel
kültürden uzaklaşıyoruz. Oruç tutmak, azla yetinmek, dürtüleri kontrol altına
almak için erdem kabul edilen davranışlar artık pek çok insan için anlamlı
değil veya eski bütüncül anlamına sahip değil. Bu eski kültürün yerine yeni ve
modern bir kültür de koyamıyoruz.
Bazı Amerikalıların bu kadar çok insan öldürmesi,
bu kadar çok şişmanlamaları bu kadar çok tüketmeleri bu nedenlerden değil mi?
Pornografinin bu kadar çok çeşitlenmesi,
parçalanmış bölünmüş yaygın ve güçlü bir zevk arayışının sonucunda ortaya
çıkmıyor mu?
Bu kadar doyuma yönelmiş bedenler bizi niye
rahatsız etsin?
Evet artık doyumu sınırlayan dış nedenler – geleneksel
toplumsal baskı yok. Artık ne kadar paran varsa o kadar çok doyum alabilirsin.
Ama bu sınırsız özgürlük, insanın içindeki psikogenetik yapı tarafından sınırlandırılıyor.
Bu sınırsız özgürlük, öfke, suçluluk duygusu,
huzursuzluk, mutsuzluk, baş ağrıları, bedensel yakınmalar, paranoid
tepkiler, başkalarını suçlama şeklinde ortaya çıkıyor.
İçimizdeki psiko-genetik
yapı, bu kışkırtılmış aşırı doyum almaya yönelik arzulara karşı direniyor.
İçimiz bir savaş alanına dönüyor. En olmadık yerlerde yüzümüz kızarıyor. En
beklenmedik yerde çarpıntımız oluyor. Özgüvenimiz azalıyor. Hatalı olmadığımız
halde kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Travmaya açık hale geliyoruz. Farkına
varmadan diğerlerini kışkırtıyoruz vs vs.
Sosyologlar, problemleri toplumsal alt gruplar ve
kültürler arasında görebilirler.
Ekonomistler, dünyanın ekonomik bir temelde
algılanması gerektiğini söylerler.
Biz psikiyatrist ve
psikologlar da dünyayı ve evreni bireysel insan içinden, insanın ruhu içinden
anlamaya daha fazla yatkınızdır.
Hayata böyle bakmaya başlarsanız çok eğlenceli ve
ilginç kurgular yapabilirsiniz.
Kendimizi keşfetmeye nereden başlayacağız?
Alman romancı Hermann Hesse’in Siddharta adlı romanında
bir karakter, ırmağın sesini dinlemeyi önerir. Irmağın sesinde pek çok sır
vardır. Irmağın kenarında oturup saatlerce ırmağın sesini
dinlemek.
İlk olarak kendimizi dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Kendini dinlemek, kendine dikkat etmek korkutucu
bir deneyimdir aynı zamanda. Arkadaşlarımız dostlarımız kendimizi dinlememeyi
salık verirler. Evet kendini dinlemek insanda kaygı
uyandırır. Çünkü içsel evrenimiz o kadar zengin ve büyüktür kendi içimizde
kaybolmaktan korkarız.
İÇİMİZDEKİ ENERJİ KAYNAĞI
İçimizde çok güçlü enerji kaynakları vardır. Bir
nevi hidro-elektrik santral gibi. İlkel (tarih
öncesi) insan bizim kadar yüklü değildi. Bizim bu yüklülüğümüz uygarlığın –
medeniyetin – sonucu oluşmuş bir yüklülüktür. Bu “tek dişi kalmış canavar” bizi ilkel, kaba, korkunç davranışlardan
uzaklaştırdı. Hepimize asaleti, kibarlığı, adaleti vs öğretmeye çalıştı. Ama
sonuçta hepimiz nevrotik (şiddeti düşük rahatsızlık)
insanlar oluverdik.
Hayatın basitliğini ve sadeliğini kaybetme
tehlikesi ile karşı karşıya kaldık.
Her fırsatta geriye dönme arzumuz güçleniyor.
Örneğin bir pideci dükkânında şu yazıya rastlamak şaşırtıcı değildir
“mamullerimizi özellikle ellerinizle, çatal kullanmadan yerseniz daha lezzetli olur”
İçimizdeki dev bir pil olduğunu varsayalım. Bu pil
sürekli bir enerji üretmektedir. Pilin pozitif (artı) kutbunda, üretken olumlu
dürtüler, doğurganlık, sanat üretimi, insanlara yardım etme ve onları sevme
kapasitesinin yüksekliği, yani libido (cinsellik ama günlük kullanımdan farklı
bir anlamı var) vardır. Bu milyonlarca yıllık bir birikimin sonucu içimizde
kendi soyumuzu devam ettirmeye ve çocuklarımızı yaşatmaya yönelik bir
reflekstir.
Negatif (eksi) kutbunda ise, hemen bütün dinler ve
kültürler tarafından yasaklanmış davranışlar vardır. Adam öldürmeyeceksin,
hırsızlık yapmayacaksın, namussuzluk yapmayacaksın, ensest
ilişkiye girmeyeceksin vs.
İyi insan olmak, “insanca” yaşamaya çalışmak bu
anlamda basittir. Bir imam, bir Rahip, bir Filozof vs hepsi size iyi insan
olmayı güzel bir şekilde tarif edecektir.
Derinlikler psikolojisinin önemi işte bu aşamadan
sonra ortaya çıkıyor. Neden birçok insan bu basitliği yaşamakta zorluk çekiyor?
Lise bilgilerimizi hatırlayalım. Bir pilin enerji
üretebilmesi için pozitif ve negatif kısmının birbirinden bir bölme ile
ayrılması gerekir. Pozitif ve negatif kısım birbirine değerse, pil kendi
kendini yer. Isınır, patlar, parçalanır.
Uygarlığın ve insan olmanın bedelini eskisine göre
daha fazla yasak olması ile, yapılmaması geren
şeylerin ortaya çıkmasıyla ödüyoruz. Eski-ilkel toplumlara göre daha çok yasak
var ama daha az denetlenebiliyor. Ayartılmaya, baştan çıkarılmaya daha fazla
hazırız.
Türkiye 70 li yıllarda
köylü nüfusun çoğunlukta olduğu bir ülkeydi. 1960 lı
yıllar da başını İstanbul’un çektiği, 80 ve 90 larda
ise bu sürece tüm Türkiye’nin katıldığı bir “modernleşme” dönemi yaşandı.
Eskisine göre insanlar birbirlerine daha az karışır oldular. Bireysel özgürlük
alanı arttı. Araba kullanan ve bir evde yalnız yaşayabilen kadınların sayısı
çok arttı. Aydın Boysan’ın Samatya
öykülerini masal dinler gibi dinliyoruz.
Özgürleştikçe birileri bize ne yapmamız gerektiğini
söylemiyor. Birçok durumda kendi kararımızı kendimiz veriyoruz. Küçük bir
kasabada veya köyde yerde yaralanmış, yatan birine yardım etmeyecek bir insan
düşünebiliyor musunuz? Ama İstanbul’da veya büyük bir şehirde artık bu sıradan
bir olaydır. O yaralı insanın yanından geçerken ne kadar yardım edip
etmeyeceğinize artık içsel süreçlerinizle karar verirsizin. Direkt yardım
edebilirsiniz veya biraz uzaklaşıp 112 yi arayabilirsiniz. Yardım edecek biri
çıkar diye hiçbir şey yapmayabilirsiniz vs.
Dolayısıyla çocukluğumuzdan beri öğrendiğimiz pek
çok kural tartışmalı hale gelebiliyor. Acil bir işimiz varken kırmızı ışıkta
geçmek. Sinirlendiğimiz bir durumda sıraya ortasından girmek, sıkıştığımız
durumlarda nasıl olsa bir daha görmeyeceğim bu insanı diye yalan söylemek vs.
Şimdi pilin artı ve eksi bölümünü ayıran
bariyere-bölmeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Kurallar konusundaki her yeni,
bireysel, uygulamamız bu bariyeri zayıflatmaktadır. Hayat sıkıştığımız
durumlarda kuralları esnetmemiz gerektiğini bize dayatıyor. Ama içimizdeki
pilin sağlıklı kalabilmesi için bu ara bölmenin sağlam olması gerekiyor. İşte
bence bireyin (özellikle de çağımız insanının) en önemli yaşadığı sorun bu
şekilde formüle edilebilir.
Dolayısıyla bir polis memurunu kandırmak,
öğretmenine yalan söylemek, eşine yalan söylemek, çocuklarına tutamayacağın
vaatlerde bulunmak, kendini olduğu gibi ifade etmekten korkmak vs vs içimizdeki bariyerin zayıflığını gösterir.
SINIR-BARİYER OLUŞTURMANIN, MESAFELİ OLMANIN (!) TERAPİDEKİ ÖNEMİ
Terapiye adımınızı atar atmaz, işte bu çekirdek
sorunla yani en önemli sorunla karşılaşırsınız.
Terapist sizinle tokalaşabilir ama fazla bir
temasta bulunmaz, sizinle görüşeceği süreyi keyfi olarak azaltıp çoğaltamaz.
Terapi alan kişi görüşmeyi uzatmak için terapisti zorlayabilir. Terapist süreyi uzatmayarak
görüşmeye gelen kişi için kötü gibi gözüken, aslında iyi bir şey yapmış olur.
Terapi sırasında iki tarafta dürtüsel, fevri
davranışların kısıtlanması için, terapi sırasında bir
şey yiyip içmezler, içeri dışarı girip çıkmazlar, duruş pozisyonları bellidir.
Terapist koltukta oturur, terapi
alan kişi ya koltukta oturur veya divana uzanır. Bu pozisyonlar sık sık değişmez. Terapi alan kişi terapiste
organize bir şekilde yalan söylerse bu terapiyi bitirme nedenidir (Kernberg). Terapist sizinle terapi
odasından çıkıp birlikte yolculuk etmez, sizin özel hayatınıza girmez vs vs.
Bütün bu davranışların ana amacı içimizdeki enerji
üreten pil’in artı ve eksi bölmeleri arasındaki bölmeyi-bariyeri-duvarı
sağlamlaştırmaktır. O bölme- bariyer sağlam olursa, artık yoğun ve güçlü bir
enerji üretimi oluşabilir. Kişi kendi ayartıcılığından (sedüktivitesinden)
terapi ortamından başlayarak korkmamayı öğrenir. Kendi
bilinçdışı kural yıkıcı arzuları ile mücadele etmeyi yine terapi
ortamından başlayarak yeniden deneyimle-meye başlar. Kendi başına cesaret
edemediği şeyi bu anlamda terapi ortamı ona sağlar.
Terapist ve terapi alan
kişi bu bariyeri, bu sosyal aralığı, bu mesafeyi, yani adına ne dersek diyelim
bu enerji üretmeye hazır pozisyonu, oluşturmuşlarsa, artık sıcak samimi ve
sorun çözücü bir ilişki kurabilirler. Bu terapisti de ,
terapi alan kişiyi de rahatlatacak, sağlam bir zemin oluşturacak bir
pozisyondur.
Burada şaşırtıcı gözüken iki kişinin yakın
olabilmesi için, sıcak bir ilişki kurabilmeleri için aralarında yapısal bir
mesafe olacağı konusunda birbirlerinden emin olabilmeleridir. Yani
mesafeli-uzak ilişki kurmak iki insanın yakın ve sıcak ilişki kurmasını
sağlıyor. Biraz bilmece gibi değil mi? Ama bu bilmecede bizim önemli bir
özelliğimiz saklanıyor.
Özellikle yeni başlayan terapistler
için bu sınır koyma davranışı, zorlayıcı bir durum oluşturabilir. Sınır
koymakta zorlanabilirler. Her zaman anında
doyuma yatkın bir yanımız vardır.
Eğer terapist, terapi
gören kişi ile sınırları belirgin, bariyeri-bölmesi belirgin bir ilişki
kuramazsa bu büyük bir sorunun başlangıcı demektir. Çünkü artık nevrotik-hastalıklı yük sembolik alana, konuşma alanına
aktarılamaz, terapist ve terapi alan kişi bu
hastalıklı ilişkiyi eylemsel (acting-out) alanda yaşamaya başlarlar.
Örneğin terapi alan kişi
tekrar tekrar süreyi uzatmayı deneyebilir. Dürtü
doyumunun, arzularının gerçekleşmesinin terapistle
olacağına dair bilinçdışı fantezileri olur.
Eğer terapist sınır
koymada başarısız olursa, daha sonra bunun gerçekten olabileceği düşüncesi ile
bu fanteziler ikinci kere baskı altına alınır. Çünkü terapist
ayartılabilir gibi durmaktadır.
Halbuki sınır-bariyer koyucu bir terapi
ortamında. Bu fantezilerin konuşulmasına ihtiyaç vardır.
Terapi alan kişi bir aşamadan sonra terapistinden de çekinmeye başlar. Terapiste karşı oluşan
bilinçdışı korkuları artar. Karşılıklı bilinçdışı eyleme dayanan bir aktarım
süreci başlar. Genellilikle de terapi başarısızlıkla
sonlanır.
PSİKANALİZİN DAHA ÖNCEKİ KÜLTÜR VE ANLAYIŞLARDAN FARKI
Psikanaliz,
daha önceki kültürlerden, kavrayışlardan, pedagojik ahlakçılıktan daha farklı
bir yaklaşım içindedir. Psikanaliz öncesi kültürler insanın bu “kötücül” ,
“dürtüsel” yanlarını ya görmezden geldiler veya şiddet kullanarak bastırdılar.
Kötülüğü bir insanda saf kötülük olarak gördüklerinde o insanı idam ettiler.
Dürtü doyumunu, ilkelliği insanın doğal bir parçası olarak ele almadılar.
Sigara
içilmesi (pek çok kültürde) yasaklandı. Cinsel sapkınlıklar çeşitli biçimlerde
cezalandırılırdı. Hırsızlar idam edildi. Hapishaneler suçlularla doldu.
Böyle
bir algılayış tarzı kendi içinde mantıklı ve anlamlıdır. Eğer bu dürtüsel
özellikleri engelleyemeyecekseniz, onları baskı altına alacaksınız veya yok
sayacaksınız.
Kültür
içinde olumsuz, yozlaştırıcı davranışlar cezalandırıldı. Bu davranışları ıslah
(rehabilite) etme gibi bir düşünce her zaman vardı.
Ama bu ıslah sınırlı bir anlayış (tolerans) ve şiddetli bir cezalandırılma ile
gerçekleştirildi.
Bunun
nedenlerinden biri de kültürün uygulayıcılarının, kültürü icra edenlerin (tarih
boyunca), kendi iç çatışmalarını aşacak bir algılama biçimi
oluşturamamalarıdır.
Bütün
tarih boyunca ilk defa psikanaliz, bu dürtüsel özelliklerin, olumluya çevrilebileceğine
dair pratik, uygulanabilir bir yaklaşım ileri sürmüştür. Keşifler çağının
sonlarında, başta Freud olmak üzere, psikanalistler, ilişkiye girdikleri
insanları kavrarken kendi iç dünyalarının da ne kadar önemli olduğunu
keşfettiler.
Psikanalizin
en önemli farkı, insandaki negatif, dürtüsel özellikleri yok saymamasıdır. Bir
pilin enerji üretebilmesi için negatif (eksi) bölüme de ihtiyaç vardır.
Dolayısıyla insan yaşam enerjisini üretirken bu negatif kısmın var olması
gereklidir. Dolayısıyla artık bizim dürtüsel özelliklerimizi görmezden gelmeye
yok saymamıza gerek yoktur. Hatta, bu istenmeyen
özelliklerimizden yararlanarak, olumsuzu olumluya çevirerek insanın, insan
olmanın enerji kaynağını güçlendirebiliriz.
BASİT İPUÇLARI
Kültürün,
geleneğin yasaklarına uymamız gerektiğini savunuyorum. Ama bu düşüncemi siyasal
ve kültürel farklılıkları gözeterek söylüyorum. Yani kişinin gerçekten
savunmadığı kuralları ve yasağı kişiye dayatmak, psikanalizin ve terapinin işi olamaz.
Kişinin
içselleştirdiği yasakları uygulaması veya uygulamaması bizim için sorun teşkil
ediyor.
Yani
kişinin kendi kurallarına uymasını bekliyoruz.
Örneğin,
şişmanlamak istemeyen bir kişinin sürekli abur cubur yemesi ve kendine engel
olamaması, hırsızlık yapmak istemeyen birinin dayanamayıp bir şeyler çalması,
çocuğunu dövmek istemeyen bir annenin çocuğunu dövmesi, kumar oynamak istemeyen
bir adamın kumar oynaması gibi.
İnsanın
kendi kendine koyduğu yasakları uygulayamamasının nedeni nedir?
Bunun
çok çeşitli cevapları ve nedenleri olabilir. Ama en temeldeki en önemli cevap,
kişinin ayartılabilirliğidir. Kişinin ayartılabilirliği ise karmaşık bir libido
sistemi içinde anlaşılabilir. Basit bir sorun gibi ele alınamaz. Masum, çoğu
zaman çocukluk döneminde oluşmuş bilinçdışı ayartılma, bizim kocaman ve güçlü
bünyemizi nasıl dize getiriyor?
Nötralize
edilemeyen (zararsız hale getirilemeyen) erotik duyguların veya nötralize edilemeyen saldırgan duyguların olduğu içerik,
ilişkiler üzerinde yoğun bir basınç yaratır. Bu en temelde çocukluk yaşantılarımıza
kadar uzanan bir davranışlar bütünüdür. Psikogenetik
yapımız içinde aşırı yüklü erotik duygular veya aşırı yüklü agresyon
verimli yaşam enerjisinin oluşmasında engelleyici bir rol oynayacaktır.
Birinci
aşamada bu astarı yüzünden pahalıya gelen doyum mekanizmalarını keşfetmek.
İkinci aşamada ise bunların yerine, suçluluk duyguları uyandırmayacak yeni
doyum mekanizmaları oluşturmak gerekiyor.
Bu
keşfi kişinin kendi kendine yapması çok zor görünüyor. Bu keşfi kişi kendi
başına neden yapamıyor? En önemli nokta şudur; suçluluk duygusu ve
cezalandırılma arzuları ve patolojik doyumun gücü, bu keşfi yapmak isteyen
kişinin yol haritasını sürekli karıştıracak hedefe varmasını imkânsız hale
getirecektir.
Terapi
ortamında aktarım ve karşı aktarım ilişkisi içinde bütün bu duyguların
derinlemesine “yaşantılanması” mümkün olduktan sonra,
gerçek anlamda bir nötralizasyon durumu olabilir.
SEMPATİK GENLER, ANTİPATİK GENLER
Biyolojide sağlıklı türlerin olması için yabancı
genlerin birleşmesi daha uygundur. Örneğin, yabancı bir bireyle çiftleşen bir
canlının genetik yapısının sağlıklı olma olasılığı daha fazladır.
Bir arada büyüyen çocukların birbirlerine karşı
cinsel isteği azalır. Biyolojide bu fenomene Westermarck etkisi deniyor.
Bu aslında bildiğimiz bir durumdur. “Ben X …”la kardeş
gibi büyüdüm anne onu karım olarak (veya kocam olarak) düşünemiyorum” bu cümle
hepimize çok tanıdık geliyor. Ayrıca
Westermarck etkisini ispatlamak için İsrail ve Çin’de deneysel gözlemler de
yapılmış.
Demek ki hem biyolojik düzeyde, hem de psikolojik
düzeyde tanıdık, yakın, akraba genlere karşı bir antipatimiz,
uzak ve yabancı genlere karşı bir sempatimiz var.
Sonuç olarak cinsel olgunlaşma döneminde, yabancı
bir öğenin araya girmesi bizi ilk doyum kaynağımızdan uzaklaştırıp, dış dünyada
canlı ve güçlü bir ilişki kurmamızı sağlar. Baba anne
ile çocuk arasına girerek, çocuğun cinsel olgunlaşma sürecinde dış dünyaya
diğer bireylere (yabancılara) yönelmesini sağlar.
Babanın araya girmediği durumlarda, anne ve çocuk
arasındaki ayrışma tamamlanamaz.
Çocuğun daha sonraki hayatında ayartılabilir (sedüktif) bir pozisyonda kalma olasılığı artar.
Yukarıdaki pil örneğinde olduğu gibi aradaki
bariyer-bölme oluşmadığı için libido enerji kaybına uğrar.
Kubilay Boğoçlu
Psikiyatri Uzmanı