22 Eylül 2009 Salı
Andrew gözaltına alınmak istemiyor!
İngiltere(1):
Andrew’de şizofreni hastalığı
teşhis edilmişti. 30’lu yaşlarda, emekli bir askerdi. Andrew anneannesinin
cenaze töreni sırasında şiddetli bir üzüntü yaşadı. Gerçi Andrew’in hastalığı
kontrol altına alınmıştı. Ama erkek kardeşi ağabeysinin üzüntüsü nedeni ile
hastalığın kontrolden çıkacağı yönünde bir endişeye kapıldı. Hükümet tabibine
haber verdi. Hükümet tabibi olayı psikiyatri uzmanlarının halledeceği bir durum
olarak değerlendirdi
Andrew altı polisin refakatinde ve kendisi
istememesine rağmen bir psikiyatri servisine zorla yatırıldı.
Klinik Psikolog Richard Bentall psikiyatri
servisine vardığında, Andrew sesiz bir şekilde oturmuş roman okuyordu.
Tamamıyla mantıklı bir düşünce sistemi içinde kendini ifade ediyordu.
Psikiyatri Uzmanı, hastanın bir süre serviste
alıkonacağını söyledi. Andrew’de herhangi bir hastalık bulgusu yoktu. Bentall
hastane personeline hastanın niye zorla alıkonulduğunu sordu. Durumu anlamaya
çalıştı. Bir hemşire şöyle söyledi: “O gerçekten nazik bir insan. Ama biz bu
nezaketinin kendi karakteri mi yoksa hastalığının bir sonucu mu olduğunu
anlamaya çalışıyoruz?”
Psikiyatrik muayenesi yapıldıktan sonra eve
gönderilebilecek bir hasta, gereksiz yere uzun süreli gözetim altına alınmıştı.
Batı toplumlarında kurallar daha
sert ve katı uygulanıyor.
Birkaç gün önce Sezen Aksu,
Paris’te bir konser verdi. Konserin bitiminde seyirciler coştular ve bir şarkı
daha istediler. Sezen Aksu bu bir şarkılık süre için salonun yöneticisinden
izin istedi. Gelen cevap (bizler için) şaşırtıcıydı: Hayır! Evet yönetici bütün
salonun coşkusuna rağmen 3-4 dakikalık ek bir süre vermemişti. Gayet kararlı
bir şekilde hayır demişti!
Bizimle bayramlaşmaya gelen
arkadaşımız A. ile sohbet ediyoruz. Batı toplumunun kuralcılığını konuşuyoruz.
Bayan A. Amerika’daki bir akrabasından söz ediyor. Karı koca, yeni doğmuş
bebeklerini yıkarken bebek ellerinden kayıyor ve yıkama kabının kenarına
kafasını çarpıyor.
Anne baba eve doktor çağırıyorlar.
Doktor önemli bir şey olmadığını söylüyor. Fakat ertesi gün çocuğun kafasının
şiş olduğunu fark eden anne-baba çocuğu hastaneye götürmeye karar veriyor.
Hastanedeki sosyal uzmanlar, anne
ve babanın çocuğa kötü davrandığını ve onu yaraladığını düşünüyorlar. Anne baba
eve doktor çağırdıklarını anlatıyor. Sosyal uzmanlar bu bilgileri aldıktan
sonra, çocuğa kötü muamele suçlamasından vazgeçiyorlar. Ama çocuğu hastaneye
bir gün geç getirdikleri için, anne babayı ihmalcilikle suçluyorlar.
İhmalcilik suçlaması kesinleşiyor.
Ceza olarak çocuk anne babadan alınıyor, Meksikalı bir ailenin yanına
veriliyor. Çocuk altı ay Meksikalı ailenin yanında kalıyor. Pek çok resmi işlem
ve mahkemeden sonra ailesinin yanına geri dönüyor. Altı ay başka bir ailenin yanında
kalan çocuk, anne babası ile uyum sorunları yaşıyor.
Anne baba ve çocuk bu bayram
tatilinde Türkiye’ye geliyor. Birkaç gün sonra sosyal uzman anne babayı arıyor
ve çocuğu ne zaman geri getireceklerini soruyor!
Batı toplumlarında çok güzel
yasalar çıkarılmış ve uygulanmaya çalışılıyor.
Şizofren bir hastayı, herhangi bir
para talep etmeden hastaneye yatıracaksın! Hastalık alevlendiği zaman hastaneye
yatan hasta, hem kendine zarar vermeyecek, hem hastanın sosyal çevresi stres yaşamayacak.
Anne-baba çocuğa zarar verirse,
kötü davranırsa devlet anne ve babaya ceza verecek, çocuğu koruyacak.
Çocuklarına kötü davranan pek çok anne baba var. Bu anne ve babalar sorunlu
insanlar, psikiyatrik patolojileri var.
Sevgiline veya karına kötü
davranamazsın, dövemezsin.
Örneğin, Bayan M, Amerika’da
tatilini geçirirken sevgilisinin o gece kendisini dövebileceğinden şüphelenmiş.
Polise haber vermiş. Polis eve gelmiş ve adamı uyarmış. Adama demiş ki ;
“Sabaha kadar Bayan M.nin odasına girmeyeceksin, eğer girersen, hakkında kanuni
işlem başlatırız.” Sonuçta Bayan M o geceyi rahat geçirmiş.
Ama işte iyi niyetle çıkarılan bu
kanunların, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi “kötü” “kısıtlayıcı” uygulamaları
da olabiliyor.
Yeni Zelanda’da seçmenler ‘şaplak’ hakkını geri istedi (2)
Yeni Zelanda’da seçmenler,
anne-babaların çocuklarına şaplak atmalarının adli bir suç olmaktan
çıkarılmasını istedi.
Şaplak yasağı iki yıl önce çocuk
istismarı istatistiklerini düşürmek amacıyla kabul edilmişti.
“Şaplak yasağı” olarak bilinen ve
2007 yılında gündeme giren yasa, Yeni Zelanda kamuoyunu ikiye bölmüştü.
Üç hafta süren referandum
sonucunda, Yeni Zelandalı seçmenlerin büyük bir çoğunluğu şaplağın suç olmaktan
çıkarılması yönünde oy verdi.
Seçmenlerin yüzde 54’ünün oy kullandığı
referandumda, şaplağa “evet” diyenlerin oranı yüzde 87 oldu.
Birleşmiş Milletler Çocuklara
Yardım Fonu UNICEF, 2003 yılında Yeni Zelanda’nın çocuk istismarı açısından en
kötü oranlara sahip üçüncü OECD ülkesi olduğunu belirtmişti.
“Şaplak yasağı” iki yıl önce Yeni
Zelanda’daki çocuk istismarı istatistiklerini düşürmek amacıyla kabul
edilmişti.
Yasanın amacı, “aile içi disiplin”
kavramıyla saldırıların meşrulaştırılmasını önlemek olarak belirtilmişti.
Ancak yasaya muhalif çevreler,
ailelerin çocuklarını yalnızca disipline sokmak istemeleri sonucunda “gereksiz
bir şekilde adli soruşturma ve kovuşturmaya uğradıklarını” savunuyordu.
Psikiyatrivehayat’ın haberler
bölümünde iki haber vermiştik.
Bir haberde Almanya’da avukat bir
kadın, soğuk bir havada çocuğunu yeteri kadar giydirmemiş bir şekilde
bisikletle gezintiye çıkarmıştı. Polisler kadını durdurmuş ve çocuğu giydirmesi
için kadını zorlamışlardı.
Bir başka haberde ise,
İngiltere’de bir öğretmen, ailelerin çocukları nasıl yozlaştırdığını
anlatıyordu. İngiltere’de her hareketli çocuğa abartılı bir şekilde hiper-aktif
damgası yapıştırılıyor. Aile ve çocuk artık bu damgalanmış durumu
kanıksıyorlar. Çocuk öğretmene küfür ediyor. Öğretmen niye yaptın evladım
dediğinde, cevap hazır “ben hiperaktifim öğretmenim.”
Öğretmen anne ve babaya “yaramaz”
çocuğu şikayet ediyor cevap hazır, “hocam bizim çocuğumuz hiperaktif”.
Gelişmiş kapitalist ülkeler,
bireye geniş bir özgürlük alanı bırakıyor. Geleneksel sosyal baskılar ortadan
kalkıyor.
Örneğin Obama’ya suikast
tehdidinde bulunan bir adam, silahlı olmasına rağmen gözaltına alınmadı.
Gerekçesi, adamın kendi “özel mülkünde” bu gösteriyi yapmasıydı.
Bu özgürlük alanı, eskisinden
farklı yeni ve orijinal davranışların ortaya çıkmasına neden oluyor.
Aynı zamanda birey kendi
hastalıklı davranışlarını da (patoloji) rahatça ifade edebilir hale geliyor.
Eline silah alan öfkeli bir genç,
soluğu kendi okulunda veya kışlasında alabiliyor. Önüne çıkan herkesi
öldürebiliyor.
Milyonlarca insan eski geleneksel
toplumun bağlarını takmayıp kendilerini özgür hissediyorlar. Bu “özgürlük
ortamı” aynı zamanda ortaya pek çok hastalıklı davranışı da çıkarıyor. Devlet
giderek bu alana daha çok müdahale ediyor ve etmek zorunda kalacak.
Bütün dünyada önümüzdeki yılların
önemli bir tartışması, bireyin özgürlüğü meselesi olacak.
Giderek zaten parçalanmakta olan
aile yapısının içine giren devlet, bireyle ilişkisini nasıl ayarlayacak?
Devletler bir ikilemle karşı
karşıya kalıyorlar, kalacaklar.
Bu sorunun çözümü o kadar kolay
değil!
Batılı devletler savunmasız
çocukları ve kadınları şiddetten korumak, hasta haklarını korumak, kişisel
özgürlükleri korumak istiyorlar.
Ama bütün bu düzenlemeleri
insanların kişisel alanına girip yapacaklar.
Bu korumayı gerçekleştirmek için
aynı zamanda bireysel özgürlükler engellenebilecek, psikiyatri servisleri
hapishaneye çevrilebilecek, anne babalar mahkemelere suçlu olarak
getirilebilecek.
Dr.Kubilay Boğoçlu
Psikiyatri Uzmanı
(1)Daniel Freeman / The Guardian, Saturday
25 July 2009 / guardian.co.uk
(2) bbc.co.uk Türkçe haberler Eylül 2009