Psikiyatri ve Hayat-ANASAYFA

 

 

Tarihte Babalar ve Oğullar

 

Ünlü ve başarılı babalarının oğullarının büyük bir gerilim yaşadıklarını düşünürüm. Babalarının aile içinde göklere çıkarılan başarılarını, oğulların geçmesi imkansız gibi görünmektedir. Bu oğullar ya babalarının işinden başka bir işle ilgilenirler veya babalarının işi ile iki duygulu, çatışmalı ilişki kurarlar.

 

Örneğin ünlü bir fosil avcısının oğlu babası gibi akademik kariyer yapmadı. Serseri bir hayat sürüyor gibi görünüyordu. Turistleri gezdiriyordu. Ama turistleri babası ve annesi ile birlikte fosil çıkardıkları yerlere götürüyordu. Daha sonra kendisi de bir şekilde fosil işine girdi ve babası kadar önemli buluşlar yaptı.

 

Babanın işini uyumlu olarak yapan ve devam ettiren oğullar vardır, (hatırlayacaksınız). Bu oğullar ve babalar huzur içinde bir arada yaşama sanatını keşfetmişlerdir. Ama bu durum daha az oluşur.

 

Kendimizden önceki nesil bize her şeyden önce büyük bir “ruhu” miras olarak bırakır.

Bize verdikleri isimlerle “...boğa öldürmüş senin oğlun adı Boğaç olsun, adını ben verdim, yaşını Allah versin ! (Dede Korkut)”

 

Dirse Han ve Oğlu Boğaç Hanı anlatan Dede Korkut Hikayesi Şöyledir:

Bayındır Han hükmettiği halka her sene büyük şölen düzenler.

Yine bir sene gelecek konukların üç ayrı çadırda ağırlanmasını emreder.

Bunlar Ak, Kızıl ve Kara çadırlardır. Ak çadır oğlan çocuğu olanlara, Kızıl kız çocuğu olanlar için Kara çadır ise hiç çocuğu olmayanlar içindir. Bayındır Han çocuğu olmayanları, üremeyenleri Tanrı'nın lanetledikleri olarak görür. Dirse Han'ın ise çocuğu yoktur yanındaki 60 adamıyla geldiğinde bu davranışı hoş karşılamaz ve hanımına hesap sormaya karar verir. Hanımından hesap sorarken kendini öğüt dinlerken bulur, ama öğüdü de tutar ve büyük yemek düzenler. İnsanlara yardım eder hayır duası alır ve sonunda sağlıklı bir oğlu olur. Oğlan büyür ve Bayındır Han'ın büyük boğasıyla güreşir, kuvvetli yumruğuyla boğayı dizginler ve yener. Şan kazanır Dede Korkut'un iltifatlarına nail olur, babası tarafından da ödüllendirilir. Bunu kıskanan babasının 40 adamı fesatlık düşünürler ve babasını Boğaç Han'a karşı doldururlar. Bir av düzenlerler ve o sırada türlü oyunlarla oğlanı babasına vurdururlar. Boğaç Han mucizevi şekilde annesinin yardımıyla kurtulur ve babasına eziyet eden, kaçıran 40 adamı yener halkına barış getirir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ana_Sayfa)

 

Boğaç Han’ın öyküsü Kral Oedipus’un öyküsüne benzemektedir.

 

Oedipus'un babası, Laius, öğrencilerinden birine tecavüz ettiği için Pelops tarafından lanetlenir: Laius'un yeni doğan oğlu Oedipus, babasını öldürecektir. Bunun üzerine Laius, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır (Yunanca oidipous, "şişik ayaklı") ve Oedipus'un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder .( http://tr.wikipedia.org/wiki/Ana_Sayfa)

 

 

Her iki öyküde de babanın oğluna karşı agresif, yok edici bir tutumu vardır.Ama bu tutum durduk yerde ortaya çıkmaz.

Dirse Han fesat adamları tarafından kandırılmıştır. Laius ise oğlu tarafından öldürüleceğini düşünmektedir. İki öyküde de babalar tehdit edilmektedir. Babalar kendilerini yönelik bu tehdide karşı kendilerini savunmuşlardır aslında.

Bu duruma bir başka örnek Kanuni Sultan Süleyman ve Şehzade Mustafa arasındaki ilişkidir.

 

(Hürrem Sultan için..) Şimdi Mustafa kalmıştı. Onu da ortadan kaldırınca kendi çocuklarının önünde uzanacaktı İmparatorluk. Kanuni'nin aklını çelip, sadrazamlığa getirdi suç ortağı Rüstem paşa'yı. Sonra birlikte Manisa'da valilik yaparken, yiğitliği, mertliği, cömertliği ile halkın sevgisini kazanan Mustafa'nın kuyusunu kazdılar. Yine bir mektup; bu kez İran şahı Tasmahalp ile Mustafa arasında. Babasını yerinden etmek istiyormuş da Mustafa... Süleyman inanmayacaktı inanmasına da... Konya yolunda kurdu çadırını, Mustafa dörtnala geldi çadıra. Babasının yerine, üzerine yedi dilsiz çullandı, nefessiz kaldı. "Baba" diye bir çığlık koptu dudaklarından... Derler ki, yandaki çadırdan kılını kıpırdatmadan izledi oğlunun ölümünü Süleyman..

 ( http://senanali.8m.com/kanuni.html)

 

Mustafa’nın ölümünü şu şekilde dramatize edenler de vardır.

Mustafa can havliyle baba diye bağırarak dilsiz hizmetkarlardan kaçmaya çalışırken, saklanmış olan babasını görür.

Muhtemelen o zaman Mustafa’nın direnci kırılır ve onu boğmak isteyenler işlerini daha kolay yaparlar.

 

Fesat adamları Dirse Han’ı oğlu Boğaç Han’a karşı kışkırtırken şunları söylerler:

“göğsü güzel koca dağa ava çıktı, sen var iken av avladı kuş kuşladı, anasının yanına
alıp geldi, al şarabın keskininden aldı içti. Anası ile sohbet eyledi, babasına
kast eyledi, senin oğlun kötü çıktı hayırsız çıktı”

Şarap içen kişi sınırları geçmeye ve baştan çıkmaya hazırdır. Ayrıca kırmızı şarap pek çok öyküde KAN ı sembolize eder.

Oğul kan dökmeye hazır biri gibi sunulur. Göğsü güzel (!) dağa çıkar. Annesi ile sohbet eder.Oedipus paralelliği öykünün bu bölümünde de mevcuttur.

Bütün öykülerdeki ortak nokta, oğlun, babanın sahip olduğu şeyleri elde etme isteğidir. Bu sahiplenme için babanın ortadan kaldırılması gerekmektedir. Babalar da bu nankör ve haince davranışa şiddet ve öfke ile yanıt verirler.

 

Baba oğul arasındaki öfkeyi bu kadar ön plana çıkarınca, baba oğul arasında aynı zamanda bir sevgi ilişkisi de yokmuş gibi yanlış bir algılama da ortaya çıkıyor.

Soyunu devam ettirecek oğla, belki yaşarken değil ama öldükten sonra bütün varlığını bırakır baba. Onunla o kadar çok özdeşleşir ki ona ismini bile verir. Örneğin Güney Amerika’da babalar oğullarına kendi isimlerini veriyor. Bizde de direkt baba ismi verilmez, ama büyük baba, dede isimleri verilir.

 

Dr.Vamık Volkan “Kayıptan Sonra Yaşam” kitabında şöyle yazıyor:

“Lefkoşa’da üç çocuklu iki öğretmenin, tek oğlu olarak doğdum. Kız kardeşlerimin ve benim derslerimiz çok iyiydi ve şanslı çocuklar gibi görünüyorduk. Aile yaşantımızı etkileyen çözümlenmemiş bir kaybın olduğunu ancak yıllar sonra öğrenecektim. Dayılarımdan biri, İstanbul’da mühendislik okumak için Kıbrıs’tan ayrılmış ve esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Kaybolmasından elli üç gün sonra, polis Marmara Denizi’nde yüzen bir ceset bulmuş ve üzerindeki giyecek parçalarına dayanarak bu cesedin dayıma ait olduğu saptanmıştı. Altı yıl sonra doğduğumda bana ölen dayımın adı verilmişti.

Benim büyük ölçüde bilinçdışı olan rolüm, ölen dayımın yerine geçerek annemin ve anneannemin kederini onarmaktı. Onların dayıma olan derin özlemleri bir bakıma hafiflemişti. Çünkü dayım benim içimde yaşıyordu. Ölümünden sonraki yıllar boyunca, onu durmadan överek şöhretini zirveye çıkarmışlardı…

Onun ülküleştirilmiş görevini miras alarak, yerine getirmek için elimden geleni yaptım… Onun dublörü olmakla ilgili karmaşık duygularım olduğunu fark ediyordum. Her çocuk kendisi olduğu için sevilmek ister, sevilen bir kişiyi anımsattığı ve eski bir rolü oynadığı için değil...’

 

III Mehmet in, adını, Fatih Sultan Mehmet’e benzemesi için büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman koydu.

III Mehmet’in 19 kardeşini bir gecede öldürmesi haneden içindeki en trajik olaydır sanırım.

Fatih’in başarısını tekrarlama arzusu III Mehmet i nasıl etkilemiştir acaba?

Görkemli İstanbul Fatihi ile kendi arasında kurduğu ilişkiyi ancak bir yere kadar düşünebiliriz.

 

I.Ahmet’in Sultanahmet Camii’nin inşaatında amele gibi toprak taşıyacak kadar mütevazi özelliği vardı.

I Ahmet erşet ve ekber sistemini getirerek (Hanedanın en büyük erkek çocuğu tahta geçer) babası III Mehmet’ten kalan kötü anıları silmek için güzel bir uygulama oluşturmuştur.

Ama şüpheci bir şekilde düşünürsek, belki Kösem Sultan’ın taht üzerindeki etkinliğini arttırması için bu uygulama oluşturulmuştur.

Kösem Sultan’ın, I. Mustafa’yı tahta geçirmek istemesinin bir sonucudur bu belki?

 

I Mustafa’nın saraydaki hizmetkarlara bahşiş vermek için havuza altın attığı söylenir. Onun bu insancıl davranışı deliliği için kanıt olarak gösterilir.O DELİ Mustafa olarak tarihe geçirmiştir.

Birinci Mustafa nın içindeki mütevazi ruh onun ne tahta ne de tarihe geçmesini istiyordu belki?

Mustafa’nın tahta geçme konusundaki isteksizliği ile Şehzade Mustafa’nın trajik bir şekilde öldürülmesi arasında bir ilgi olabilir mi? Belki?

 

Aslına tarihsel olayları kavrayışımızda da kendi egomuzu (kendimizi-self) kavrayışımızda da bir paralellik bulabiliriz.

 

Prut Savaşını, Baltacı ve Katerina arasındaki bir ilişki şeklinde kavramamız, bize yalın ve basit bir gerçeklik algısı sunuyor.

Bu olayın karmaşık oluşumundan ziyade onu sembolize eden “Baltacı ve Katerina” algımızın içinde bir kalıp halinde kalıyor.

Baltacı’nın o gece ne yaşadığını tam olarak bilmiyoruz ama, dönüşünde Midilli adasına sürgün edildiğini biliyoruz.

 

Belli otoriteler, gerçekliği yeniden yaratıp şekillendirerek kitlelere sunarlar. Bu otorite Saray da olabilir, başka güçlerde.

Aslında egomuzda (benliğimizde) da belli otorite odakları (içselleştirdiğimiz içimizdeki otoriteler) gerçekliği bize benzer bir şekilde sunarlar.

 

VIII Henry’in Anne Boleyn ile evlenmek için Papa’ya karşı çıkıp İngiltere’yi Katoliklik mezhebinden ayırdığı söylenir. Çünkü Papa VIII Henry’in, Anne Boleyn’le evlenmesine izin vermiyordu.

VIII. Henry’nin eşini boşayıp bir başkasıyla evlenme isteği, Katolik kurallara aykırı olduğundan Papalık karşı çıktı.Kral, İngiliz Kilisesi’ni Papalık’tan ayırarak kendisini onun başına geçiren bir yasayı Parlamento’dan geçirtti.

Kral’ın diğer hizmetkarları gibi Ütopya yazarı ünlü Thomas More’un da -Papa yerine- Kral’a bağlılık andı içmesi gerekiyordu. Ant içmeye karşı çıkan More’un ihanet suçlamasıyla başı kesildi.

Ama İngiltere için bu önemli kararı veren Henry bir başka önemli karar daha verip,Thomas More’dan  sonra, Kraliçe Ann’i de idam ettirmiştir.

Nedeni ise bütün insanlık tarihince suç sayılan bir davranıştır: Anne Boleyn’in kardeşi ile cinsel ilişkiye girdiği iddia edilir (insest)

Bu da tarihi psişik-sembolik yaşayışımıza ve kavrayışımıza bir başka örnektir.

Psikanalizin bakış açısına göre gerçeğin ne olduğu önemli değildir.

Gerçeğin nasıl algılandığı daha önemlidir. Bu algıyı nasıl ortaya çıkarıyoruz, oluşturuyoruz? Bu boyutuyla klasik / mantıklı / akıllı dünyayı kavrama ihtiyacı psikanaliz için de geçerli tabii.

Ama belki birçok bilimsel disiplin dalına göre psikanaliz bir yalan abartı veya yanlış algılama duyduğunda, direkt bunun reddedilmesini düşünmez.

Hatta bunu bir veri olarak alıp gerçek olayla ilişkilendirmeye çalışır.

Örneğin, Kraliçe Ann’in erkek kardeşi ile ilişkisi olduğu şekilde suçlanmıştı.

Papa ve İngiltere Kralı arasındaki kardeşlik veya baba oğul ilişkisi bozulmuştur. Ann kutsal sayılan bir yasaya (kardeşinle ilişkiye girme !) karşı çıkmıştır. Aslında Kral da kutsal bir yasaya karşı çıkıp Papa ya ve Katolikliğe sırt çevirmiştir. Dolayısıyla bu iki durum arasında paralel psikolojik bir ilişki olabileceğini düşünebiliriz.

 

II Mustafa Karlofça anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Ortaya çıkan bu başarısızlıklardan sonra, babası IV Mehmet (Avcı Mehmet) gibi Edirne’ye gitmesi ve yine babası gibi ava merak sarması bana ilginç gelmiştir.

 

II Mustafa için şöyle söylenir; “Padişah tahta çıktığında söylediklerini unutmuş gibiydi. "Zevk ve sefa bana haram olsun" dediği halde, av partileri düzenliyor, aylarca av peşinde dolaşıyordu...”

III Ahmet ise ünlü Lale devrinin padişahıdır.

Zevk ve sefa ile ilgili çeşitli şekillerde ilişkilendirilen bu iki padişahın öz-kardeş olması ilginçtir.

 

Lale devrinin ünlü şairi Nedim gerçekten damdan dama atlarken mi öldü? Bu tartışmalı bir bilgi.

Ama yine ortak algılayışımız ve ortak bilinçdışımız açısından bakarsak damdan dama atlama, atlama ve hoplama zevk ve coşkuyu çağrıştıran bir davranış.

Sembolik olarak bu atlayışların sonu ölümle geliyor. Zevkle geçen bir dönem ölümle son buluyor.

 

Lale devrinin sadrazamı Damat İbrahim’i III Ahmet’in kendisi idam ettirir. Cesedini Patrona Halil’in başını çektiği isyancılara verirler. Muhtemelen Damat İbrahim’in vahşice öldürülmemesi için yapılmış bir idamdır bu. Vahşi bir öfkeye karşı ehli bir öfke ile şifa aranmaya çalışılır.

 

I Abdülhamit, İstanbul yangınında bizzat kendisi itfaiye işlerini yürütmüştür.

Rusların Özi kalesinde 25 000 kişiyi öldürmesi haberinden sonra ise felç geçirmiştir.

 

I Abdülhamit III Ahmet in oğludur.

Sanki bu öfkeli çatışmayı kendi ruhunun içine almış gibi düşünüyorum ben onu. Aşırı sorumluluk sahibi, bir başarısızlıkta sanki hatayı öncelikle kendisinde arıyor.

 

Dr.Kubilay Boğoçlu

Psikiyatri Uzmanı

Temmuz 2007

 

Psikiyatri ve Hayat-ANASAYFA