Psikiyatri ve Hayat- ANASAYFA  

 

 

“Ayartılma” nın önemi    19 Aralık 2007 Çarşamba

 

9 Aralıktaki yazımda, ayartılmanın önemi üzerinde durmaya çalıştım. Eşinden, sevgilisinden, arkadaşından,  çocuğundan, anne veya babasından kaçak yenilen bir yemeğin, bir pastanın, kaçak, çaktırmadan yapılan bir buluşmanın, saklanan bir paranın, gizlice borç verilen bir paranın, söylenilen bir yalanın, gizlice yapılan bir ziyaretin, gizlice gidilen bir eğlencenin vs vs sembolik anlamı ayartılmadır. Tüm bunlar kişinin belli bir ölçüde ayartılabileceğini gösterir.

 

Ahlak kitapları veya iyi insan olmamızı isteyen büyüklerimiz bize tutarlı ve dürüst olmamızı söylerler. Ben ayartılmaya dikkat çekerken, ayartılmanın olumsuz etkilerini ahlakçı bir bakış açısı içinde söylemiyorum. Tabiî ki dürüst insan olmanın önemi yadsınamaz. Buna kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.

 

Ama kişiye dürüst olmadığını söylemek içindeki suçluluk duygularını arttıracaktır. Üzerinde hissettiği baskıyı arttıracaktır. Kişinin ayartıcı, patolojik doyum alıcı mekanizmayı yeniden üretebileceği koşullar yeniden oluşmuş olacaktır.

 

Ben ayartılmanın gerçekten çözümlenmeden (analiz), derinlemesine düşünülmeden, sadece yasak olduğu için ortadan kalkacağını düşünmüyorum.

 

Dünya edebiyatının büyük yazarlarından Dostoyevski, halk kitlelerinin Tanrı-tanımaz olmasının çok kötü sonuçlara yol açacağını düşünmekteydi. 19. yüzyıl Rus kültür dünyası içindeki cahil, kaba saba mujik, kendisini tutan, sınırlayan bir yaptırım olmazsa saldırganca, sadistik, acımasız davranışlarda bulunabilirdi. Dürtü denetimi nispeten az, ortalama bir kişide, Dostoyevski, kendi ayartılabilir iç dünyasının ayna görüntüsünü görmüş olmalı.

 

Benliğimizin (ego), kişiliğimizin dış dünyada kullandığı, bize kendimizi iyi ve keyifli hissettirecek bir enerjimiz var (libido).

Ayartılma nedeniyle bu enerji suçluluk, bedensel hastalıklar, mutsuzluk, keyifsizlik şeklinde kişiye geri dönmektedir.

 

Örneğin, genç bir hanım, annesinden sevgilisi olduğunu saklıyorsa, anne kız arasında çözümlenmemiş (işlenmemiş, ham halinde duran) gerilim içeren, çözülmesi gereken bir libidinal (olumlu yaşam enerjisine yakın bir anlamda kullanıyorum) gerilim var demektir.

 

Ayartılmanın altyapısında hangi ilişkiler var?

 

Anneler veya babalar örneğin, oğullarına karşı, bazen, mantıksızca eleştirel bir tutum takınırlar. Oğullarının canını sıkar, psikolojik baskı yaparlar. Oğullarının kız arkadaşı ile aşırı ilgilendiğinden, bütün zamanını kız arkadaşına ayırdığından yakınırlar. Oğlan kız arkadaşı ile saatlerce telefonda konuşmaktadır. Kız arkadaşından başka kimseyi gözü görmemektedir. Hâlbuki etrafta başka güzel kızlar da vardır vs vs. 

 

Bir baba kızının erkek arkadaşı olduğunu öğrenir. Kız kendini savunmak için, erkek arkadaşı ile niyetinin ciddi olduğunu söyler. Ama baba erkek arkadaşın varlığından ziyade kızının erkek arkadaşı ile ciddi düşünmesini kabullenemez. Yani baba kızın niyetinin ciddi olduğunu anlayınca daha da olumsuz bir tepki göstermiştir.

 

Bu örneklerde, anne ve babaların çocukları aşırı kucaklamasını, bırakmak istememesini rahatlıkla görebiliriz. Görüştüğüm pek çok anne ve babanın, çocukları ile aşırı ve güçlü bir şekilde, birlikte olma arzusunu görebiliyorum. Hem anne veya babalar, hem de çocuklar benzer yaşantılar anlatıyorlar.

 

Bu bırakmayışın derininde çözülmemiş libidinal enerji yatmaktadır.

 

Anne babalar ve çocuklar veya kardeşler arasında geçmişten beri gelen bir yapışıklık durumu vardır. Bu durum oluşumsaldır (embriyolojik), yani normal bir durumdur.

 

Bu yapışık durumun, çözülmesi ve ayrışması neden gereklidir?

 

Bazen bu yapışıklık durumu olduğu gibi kalır. Hayatı boyunca evlenmek istemeyen ve genellikle annesiyle veya nadiren babasıyla veya kardeşiyle yaşayan insanlar vardır. Bu insanlardan bazılarının bir yakınması olmaz. Bazıları ise, birlikte yaşadığı yakını ile yoğun bir çatışma ve gerilim yaşarlar. Bu çatışma ve gerilim süreci içinden çıkıp, kendi özel hayatlarını kurmak, yıllar bazen on yıllar alabilir.

 

Bu yapışıklık durumunun çözülmesi kişinin libidinal enerjisinin serbest kalmasını sağlar. Kendi otonom ego sınırlarını kurması için gerekli motivasyon ve irade oluşabilir.

 

Bazı durumlarda da kişi terapistini “yapıştığı” yakınının yerine koyabilir. Terapist bir “ara” nesne, bir “geçiş” nesnesi görevini görür. Bu şekilde terapiye gelen kişi ile terapist iyi bir ilişki kurabilirlerse ve kişinin bağımsızlaşması için ciddi bir potansiyeli varsa, bu kişiler terapiden iyi bir şekilde yararlanabilirler.

 

Bu kişilerden bazıları terapiste karşı özel bir bağımlılık geliştirebilir. Bu kişilerden bazıları da terapistle öfkeli bir ilişki kurarlar. Terapinin başlangıcında uysal bir bağımlılığın olması, öfkeli bir isyankarlığa göre daha olumlu sonuçlara yol açacaktır. İsyankar olanlar çerçeve anlaşmaya uymak istemezler. Aynı gün randevu alırlar, randevularını sık sık değiştirirler, yarın randevu almak için ısrar ederler, ama randevusuna da geç gelirler, terapi için paralarının olmadığından yakınırlar, vs vs.

 

Asya’da Taklamakan Çölü var. Kelime anlamı girersin ama çıkamazsın. Bu kişilerin isyanının ardında yatan duygunun bu olduğunu düşünüyorum. Bu kişilerin bağımlı olduğu yakınlarının iç dünyasında ego sınırları içinde kaybolma korkusu var. Şimdi ise “kendisine yararı olduğunu” düşündüğü terapistin ego sınırlarının içine, terapi odasına girecek, ama belki oradan çıkışı mümkün olmayacaktır. Tıpkı yakınları ile kurduğu ilişkilerde olduğu gibi. Bu durum bağımlı özellikleri (yapışık ilişki) olan bu kişilerin iki değerli, zıt yönde duygular oluşturmasına neden olur. Bir yanı terapiye gitmek ister, bir yanı istemez.

 

 

Terapide tarafsız olma

 

Teorik olarak terapistin tarafsız (nötr) olması gerekir. Önce kendine karşı tarafsız olması gerekir. Kendi davranışlarını gözleyebilmelidir. Terapist, tarafsız pozisyonda kalırsa kendi hatasını görebilir, kendini taktir edebilir, eleştirebilir, kendini soğuk bulabilir,sıcak ve ayartıcı bulabilir, kendini agresif bulabilir, pasif bulabilir, aşırı gayretli bulabilir,aşırı girişken veya girişkenlikten yoksun bulabilir vs. Kendi üzerinden karşısındaki insanı anlama olanaklarını arttırabilir.

 

Terapist, görüştüğü insana karşı tarafsız olmalıdır. Örneğin, terapi alan kişi dağınık bir ruh halinde olabilir. Bu dağınıklık terapistin aklına pek çok teşhisi getirecektir. Terapist daha önce buna benzer durumlarla karşılaşmıştır. İşte bu noktada her karşılaştığı kişi gibi bu insanın da biricik olduğu düşüncesini hissedebilmek önemlidir. Belki bu kişi kişiliğinin pek çok alt kümesini (sektörünü) bir arada uyum içinde çalıştıramamaktadır. Ama örneğin organize ve kendinin nasıl bir durumda olduğunu anlayan (farkındalığı yüksek) bir ego bölümü de var olmaya devam etmektedir.

Bütün histerik özellikli kişileri, bütün sınır durumları, bütün hipomanik kişilikleri bir kefeye koyamayız. Hastalık veya patoloji insanın renklerinden yalnızca biridir. Kavga etmeye yatkın bir manik tablo da olabilir, şirinlikler yapan sempatik bir manik tablo da olabilir. Kısmen kendini de suçlayan birinin öfke kontrolü daha iyi olacaktır. Diğer öfkeli durumlardan biraz daha farklı bir durum ortaya çıkacaktır.

 

Terapide taraf olma  (yanlı davranma)

 

Seans odasında terapist iki boyutta var olmak zorundadır. Ben bu iki boyutlu durumu çocukken oynadığımız bir oyuna benzetiyorum. Bir elinizi göğsünüze yatay olarak sürterken diğer elinizle göğsünüze dikey olarak vuracaksınız. Sanırım hepimiz bunu yaparken zorlanmışızdır. Çünkü bu bizim klasik tek hedefe yönelmiş algılama biçimimizi zorlayan bir davranıştır.

 

Terapist bir yandan bir insan olarak odada bulunur. Bir insanın sıcaklığı içinde var olur. Bir makine gibi var olamaz.

Diğer taraftan ise görüştüğü kişinden elde ettiği malzemeyi yorumlamak zorundadır.

 

Bir boyutta insani ve duygu dolu bir ilişkiyi sürdürmelidir. Karşısındaki insana, insanca anlaşıldığına dair sosyal yanıtlar verir. Terapi alan kişi anlattığı öyküyü sadece bunu formüle edecek bir makineye anlatmamaktadır.

 

Anlattığı öykünün dinleyen insanda (terapistte) yaratacağı duygusal cevaplar, öyküyü anlatan kişiye dostça ve insanca bir ortamda olduğuna dair iyi bir duygu verecektir.

 

Bir başka boyutta ise, geometri, cebir ve fizik formüllerinden, kişisel deneyimlerinden, felsefe akımlarından, psikiyatriden, psikolojiden, tıptan  vs yararlanarak, terapist, görüştüğü kişinin ne yaşadığını bütüncül bir tablo içinde tekrar tekrar yeni baştan kurmak zorundadır. Bir cinayeti çözmeye çalışan dedektif gibi davranmak zorundadır. Dedektifler nasıl yerdeki kurbanın başında ağlayıp dizlerini dövmek gibi bir davranış içinde değillerse, nasıl bizim heyecanla gözden kaçırdığımız pek çok ayrıntı ve kanıt üzerinde çalışıyorlarsa, terapistin de böyle bir yönü olmalıdır.

 

Demek ki bir boyutta terapist yanlı olmalıdır. Görüştüğü kişiye onun yanında olduğunu hatta kendisine güvenebileceğini hissettirmelidir.

 

Ama diğer boyutta ise tarafsız ve soğukkanlı bir duruş içinde olmayı da başarabilmelidir.

Bu iki farklı duruş şekli kaçınılmaz bir gerilim noktası oluşturur.

 

 

Dr. Kubilay Boğoçlu

 

 

 

Psikiyatri ve Hayat- ANASAYFA