04 Kasım 2007 Pazar
DONALD WOODS WİNNİCOT
İngiliz nesne ilişkileri okulu
psikanaliz tarihinde önemli yer tutar. Bu okul dikkatini dürtüler ve ilgili
çatışmalardan ilişkilere nesne ilişkilerine çekmiştir. Burada odak nesne,
özelikle çocuğun ilk nesnesi olan annesidir.
W.Çocuk hastalıkları uzmanıdır.
Uzun yıllar boyunca Londra’da Paddington Gren hastanesinde çalışmıştır. İngiliz
Psikanalitik Birliğinin başkanlığını yapmıştır. Psikanaliz birliğinde Anna
Freud’un ve Melani Klein’ın grubundan bağımsız ayrı bir kliniğin başıdır.
Stachey ve Riviere’in analizinden geçmiştir. Melanie Klein tarafından süpervise
edilmiştir. Winnicot un kuramsal üretimi Klein ve Anna Freud arasındaki dinamikten
etkilenmiştir. Winnicott psikanalitik bilgiyi topluma yaymak için çok çaba sarf
etmiştir. Radyo konuşmaları çok ilgi görmüştür.
Anna Freud çocuk terapisinin ilk aşamasında çocukta olumlu aktarım geliştirme
adına bazı tekniklerin uygulanmasını savunuyordu. Klein ise bu teknikleri
çocuğun doğal saldırganlığının üstünü örtme çabası olarak görüyordu ve çok
hatalı buluyordu.
Klein oyun terapisi
ile çocuğun fantezi yaşantılarının ve id ego ve süper ego yapılarının ortaya
çıkarılabileceğini savunuyordu. Oysa Anna Freud çocuğun ödipal dönem öncesi
serbest çağrışıma uygun olmadığı egonun yeterince teşekkül etmediği, erotik ve
saldırgan itkilerin kontrol edebilecek bir süper ego gelişmediğini öne
sürüyordu.
Klein, Anna Freud’un analist çocuk
için hem bir eğitimci hem de taklit edilebilecek nesne olmalıdır görüşüne
şiddetle karşı çıkıyordu. Klein’a göre Anna Freud’un tekniği kaba bir
yönlendiricilik içeriyordu. Oysa kendi tekniği hem en derin duygulara inebilen,
bir şeyler empoze etmeyen, olgunun gerçek doğasında
anlaşılmasını olası kılan karakterdeydi.
Winnicott bu tartışmanın ortasında
değişik etkiler altındaydı. İkinci analisti olan Riviere koyu bir Klein taraftarıydı.
Winnicott aynı zamanda Anna Freud ile hemfikir olarak gerçek dünyanın içsel
fanteziler kadar önemli olduğunu, itki kontrolünün gerçek anne babanın terapilere katılımı ile kuvvetlendirilmesi gerektiğini
savunuyordu.
1935 -39 yılları arasında
Winnicott, Melani Klein’ın oğlu Eric’i analiz etti, Melani Klein Winnicotun
karısını analize almıştı ve Winnicott’a süpervizörlük
ediyordu.1939 da British Medikal Journal da Bolwlby ve Miller ile yazdığı
ismini duyurdu. Bu yazı ve onu izleyen çalışmalarında erken dönem 2–4 yaş arası
anneden ayrılan çocukların, annelerin depresyonunun ve çeşitli mahrumiyetlerinin
çocukta nasıl duygusal sorunlara ve anti sosyal davranışlara yol açabileceğini
inceledi.
GEÇİŞ NESNELERİ VE GEÇİŞ
FENOMENLERİ
Winnicott’a göre çocuk başlangıçta
bütünleşmemiş zamanda ve mekânda değişik ve dağınık deneyimler yaşar, bu
deneyimler kendilik çekirdeklerini oluştururlar. Kendiliğin bütünleşmesi ve
gelişmesi anne ile ilişki içinde annenin sağladığı kucaklayıcı çevre sayesinde oluşur.
Annenin çocukla ilgili bütünleşmiş tasarımları çocuğun giderek kendi
bütünlüğünü kavramasını sağlar.
Annenin çocuğun ihtiyaçlarına eş duyumlu
yanıtlar vermesi çocuğun tutarlı bir kendilik duygusu geliştirmesinde ve iç
dünyasının olgunlaşmasında çok önemli bir “ana” yol açar, buna yanılsama “anı” diyoruz.
Çocuk eş duyumlu olarak her türlü ihtiyacı karşılandığında kendini, her türlü
tatminin kaynağı olarak yaşar. Bu tam bir tüm güçlülük deneyimidir. Bu durum
kendiliğin sağlıklı gelişmesi açısından büyük önem taşır. Gelecekteki yaşamda
dış dünyanın güçlükleri karşısında yıkılmayan bir kendine güven duygusu böyle bir
çocuksu tüm güçlülük deneyimine dayanır. Bu ise çocuğun yanılsamasını sanki her
şeyi kendi yaratıyormuş hissini veren annenin eş duyumlu yanıtlarına
bağlanmıştır.
Bir başka nokta çocuğun yalnız
olabilme kapasitesinin gelişimidir. Anne sadece çocuğun ihtiyaçlarını eş duyumlu
olarak karşılamakta kalmamalı yalnızlık deneyimlerini yersiz uyaranlarla
bölmemeli gereksiz uyarıcılık sunmamalıdır.
Çocuğun yanılsama anı ve tüm güçlülük
duyguları güvenli bir şekilde yerleştikten sonra dereceli bir şekilde yanılsamanın
kırılması gerekmektedir. Bu çocuğun tüm güçlülük deneyiminden gerçeklik
ilkesine geçiş anlamına gelecektir. İhtiyaçlarıyla her şeyi yaratan o değildir,
bir dış dünya ve onun gereklilikleri vardır. Bu geçiş, annenin kaçınılmaz ve
döneme uygun yetersizlikleri sayesinde olur. Bu aynı zamanda anneden ayrılma dolayısıyla
bireyselleşme anlamına da gelir.
Çocuğun tüm güçlülük
yanılsamasının annenin yanıtlarıyla sert biçimde engellenmesi, ya da erken
engellenmesi ciddi psikopatolojik neticeler doğurur. Bu durumdaki çocuk giderek
sahte kendilik geliştirecektir. Kendiliğinden ihtiyaç ve taleplerinden
vazgeçecek hızla annenin ve başkalarının taleplerine göre kendini oluşturmaya çalışacaktır,
bu durumda hakiki kendilik gelişmemiş bir nüve olarak sahte kendilik tarafından
kuşatılacaktır.
Hakiki kendilik kendiliğinden
ihtiyaçların, sahte kendilik ise çevrenin sağlamadığı olumlu ortamı sürekli
olarak oluşturma aktivitesidir.
Winnicott’un geçiş olgusu adını
verdiği durum bu çerçevede değerlendirilir. Annesinin verdiği tüm güçlü
kontrolün yarattığı yanılsamadan çıkmakta olan çocuk gerçekliğe dönmeden önce
annesinin daha doğrusu annesi üzerindeki tüm güçlü kontrolü ikame ettirdiği
yeni bir nesne aramaktadır. Bu nesne kimi zaman bir oyuncak ya da ev eşyası vs
gibi şeylerdir. Çocuk bir süre bu nesneyi kendi denetimine alır, bu nesne ile
ilgili tüm tasarrufu elinde tutmak ister. Geçiş nesnesi çocuk tarafından ne tüm
güçlü bir kontrole sahiptir ne de tümüyle egemen olamadığı dış dünyaya aittir.
Yani sonuçta geçiş olguları bir ara aşamadır. Tek benci içsellik ve nesnel
gerçeklik arasındaki çatışmadır. Yani insan sürekli, kendi ihtiyaçları
çerçevesinde dış dünyayı egemenliği altına almaya çalışırken dış gerçekliği
hesaba katmaya zorlanır.
Geçiş olguları içsel olanla dışsal
olan, tüm güçlülük ile gerçeklik, mutlak yaratıcılık ve zorunluluk arasındaki
parodoksal bir durumdur.
Daha sonra değinileceği gibi bir
insanın yaratıcı kapasitesi çocuğun oyun gücü ile örtüşür. Oyun ne tamamen içsel
ne de büsbütün dış gerçekliğe aittir.
Geçiş nesnelerinde kullanılan
nesnenin ne olduğundan daha çok onu kullanım tarzı önemlidir. Bunun kabul
edilmesi, tahammül edilmesi ve saygı duyulması önemlidir. Bu durumu çözmek
mümkünse de bedeli değer kaybetmesidir.
İnsan hayatında huzurlu savaş halinde
zengin ya da yoksul bir iç gerçeklik vardır. Ancak hem iç gerçekliğin hem de
dış dünyanın katkıda bulunduğu bir ara deneyimleme bölgesi vardır. Bu bebeğin
gerçekliği tanıyıp kabul etmesi konusundaki yeteneksizliği ile giderek artan
yeteneği arasındaki ara durumdur. Erişkinde ise dış ve iç gerçekliği ayıran ama
bağlantı kuran insanı meşgul eden bir işle uğraşan birey için dinlenme yeridir
sanat gibi
Bebekte başparmak emme gibi
kendine yönelik erotik bir faaliyeti karmaşıklaştıran şu durumlar vardır; bebek
öteki eliyle dışsal bir nesneyi çarşaf ya da battaniyeyi parmaklarıyla birlikte
ağzına sokar. Bez parçası bir biçimde tutulup emilir. Bu nesneler etrafta neyin
kolayca bulunabildiği ve neyin güven verdiğine göre değişir. Yolup biriktirilen
yün topakları ile kendini okşama ya da mırıldanmalar, agucuklar, anal sesler,
ilk konuşma alıştırmaları olabilir. Düşünme ve fantezi kurmanın bu işlevsel
deneyimlerle bağlantılı olduğu varsayılabilir. Winnicott tüm bunlara geçiş
olguları der.
Bütün bunlar bebeğin tam uykuya
geçerken kullanmadan edemediği ve endişeye, özellikle depresif türden bir
endişeye karşı savunma niteliği taşır. Bu bir battaniye olabildiği gibi sözcük,
ezgi, özel bir davranış ya da konuşma tarzı olabilir. Bu nesne önemli olmayı sürdürür.
Anne ve baba da bu nesnenin bebek için taşıdığı değeri fark edip bir yere
giderken yanlarında götürürler. Anne nesnenin kirlenmesine ve kokmasına aldırmaz,
çünkü yıkanırsa bebeğin deneyiminin sürekliliğinde kopuşa yol açacağını ve bu
kopuşun, nesnenin bebek için taşıdığı anlam ve değeri ortadan kaldıracağını
bilir.
Geçiş olguları 4–6, 8 ve 12 aylar
arasında görülmeye başlanır. Bebeklikte yerleşen kalıplar çocuklukta da sürebilir,
başlangıçtaki yumuşak nesne bebek uykuya dalarken ya da yalnız kaldığında ya da
sıkıntıyla baş etmesi gereken durumlarda gerekli olmayı sürdürebilir. Normalde
ilgi alanı genişler ve kendiliğinden bırakılır. İlk yıllarda belli bir nesneye
ve davranış kalıbına duyulan bu ihtiyaç sonraki yaşlarda çocuk yoksunluk tehdidi
ile karşılaştığında yeniden ortaya çıkabilir.
Geçiş nesnesinin, yani ilk ben
olmayan şeyin kullanımı açısından oğlanlar ve kızlar arasında fark yoktur.
Nesne kızlarda daha yumuşak erkeklerde daha sert cisimler olabilir.
Bazen annenin kendisi dışında
hiçbir geçiş nesnesi olmayabilir ya da bebek duygusal gelişimi sırasında o
kadar örselenmiştir ki geçiş durumu yaşamaz ya da kullanılan nesnenin
sürekliliği bozulur.
Özet olarak; bebek nesne üzerinde
belli haklar talep eder, biz de bu talebi kabul ederiz, yine de başından beri olan
tüm güçlülük bir kenara bırakılmıştır.
Nesne şefkatle kucaklanır,
coşkuyla sevilir ya da kızılır.
Nesne bebek tarafından
değiştirilmedikçe asla değiştirilmemelidir.
Nesne içgüdüsel sevgiye olduğu
kadar nefrete de tahammül edebilmelidir.
Bebeğe, nesne kendisine ait
sıcaklık yayıyormuş, hareket ediyormuş gibi bir canlılığa, gerçekliğe sahip
olduğunu gösteren bir şey yapıyormuş gibi görünür.
Bize göre dışarıdan gelir, bebeğe
göre içeriden gelir, ama varsanı da değildir.
Nesnenin kaderi, kendine yapılan
yatırımın yavaş yavaş geri çekilmesidir, unutulmaz, ardından yas tutulmaz,
sadece anlamını kaybeder. Bunun nedeni geçiş olgusunun dağılması, iç ruhsal
gerçeklik ile iki kişi tarafından ortak algılanan dış dünya arasındaki ara bölgeye
yani kültürel alana yayılmasıdır.
GEÇİŞ NESNESİNİN
SİMGECİLİKLE İLŞKİSİ
Geçiş nesnesinin meme gibi kısmi
bir nesneyi simgelediği doğrudur, ancak burada önemli olan nesnenin simgesel
değerinden çok fiili varlığıdır. Gerçek olmasına rağmen anne ya da meme
olmaması memenin yerine geçmesi kadar önemlidir.
Simgecilik aşamasında bebek
fantezi ile gerçeği, iç ve dış nesneleri, içsel yaratıcılık ile algıyı zaten
net bir şekilde ayırır. Ama geçiş nesnesi terimi farklılık ve benzerliği kabul
edecek hale gelme sürecine yol açar. Geçiş nesnesine ait bilgi almak çocuğun
erken yaştaki özelliklerin hatırlanmasında ve diğer çocuklarla
karşılaştırılmasına imkân sağlar. Bu bilgi çoğunlukla çocuğun kendisinden de alınabilir,
çocuk bunu anlatırken sanki gerçeklik duygusundan yoksunmuş gibi konuşması
dikkat çekicidir.
İÇSEL NESNE İLE İLİŞKİ
Geçiş nesnesinin bir içsel nesne
değil ama bebek için dışsal bir nesne de olmadığı söylenmişti. Bebek, içsel
nesne canlı, gerçek ve yeterince iyi olduğunda bir geçiş nesnesi elde edebilir.
Ama bu içsel nesnenin niteliği dışsal nesnenin yani annenin varlığına
canlılığına ve davranışlarına bağlıdır. Dışsal nesnenin yani annenin
yetersizliği sürdüğünde içsel nesne bebek için anlamını yitirir. İşte o zaman
geçiş nesnesi anlamsızlaşır. Yani geçiş nesnesi dışsal memenin yani annenin
yerine geçebilir ama bunu dolaylı olarak içsel memenin yerine geçerek yapar.
Ortada yeterince iyi anne olmadığı
müddetçe haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçmesi ya da birincil örselenmeyi
gerçekleştirip onu aşması mümkün olmaz. Çocuk bakımı zekâya ya da düşünsel
aydınlanmaya değil kendini adamışlığa bağlıdır.
Yeterince iyi anne başlangıçta
neredeyse yüzde yüz uyum göstererek bebekte kendi memesinin onun bir parçası
yanılsamasının doğmasına fırsat bırakır. Meme adeta çocuğun büyülü denetimi altındadır,
aynı zamanda anne çocuğun sakin zamanlarına da fırsat bırakır, tecavüz etmez,
annenin nihai görevi çocuğu bu yanılsamadan yavaş yavaş kurtarmaktır. Ama
başlangıçta fırsat vermezse bunu başaramaz.
Zamanla bebeğin annenin
yetersizlikleri ile başa çıkma yeteneği artmasıyla birlikte daha az uyum
gösterir.
Bebek tekrar yoluyla hayal
kırıklığının bir sınırı olduğunu anlar. Ama süre başlangıçta kısa olmalıdır. Süreç
duygusu gelişmesi, zihinsel faaliyetler başlaması, hatırlama, yeniden yaşama,
fantezi kurma, düşleme geçmiş, bugün ve geleceği bütün olarak algılama ile bu durumla
başa çıkar…
Anneden ayrılığın olduğu
durumlarda bebekte hemen bir değişim olmaz. Çünkü bebeğin annesine ait bir
anısı, zihinsel bir imgesi, içsel bir temsili vardır ve belli süre varlığını sürdürür.
Eğer bu kişi saatler –günlerle ölçülen belli süreden fazla uzakta kalırsa o
zaman anısı ve içsel temsili solup gider. Bu arada geçiş olguları yavaş yavaş anlamsızlaşır
ve bebek onları yaşayamayacak hale gelir. Yatırımın nesneden yavaş yavaş
çekildiğini izleyebiliriz. Bazen kayıptan hemen önce geçiş nesnesinin abartılı
olarak kullanıldığını görebiliriz. Bu nesnenin anlamsızlaşması yönünde tehdit
olduğunda inkâr edilmesidir.
Parodoksun çözümü yetişkinlikte
gerçek ya da sahte kendilik örgütlenmesi olarak görünebilecek savunma
örgütlenmesine yol açar.
Gerçekliği kabul etme işi hiçbir
zaman tamamlanamaz. Hiçbir insan iç ve dış gerçekliği birbiriyle ilişkilendirme
geriliminden kurtulmuş değildir. Bu imkânı sağlayan sorgulanmayan bir ara
deneyim bölgesidir, bu da sanat din ya da kendini oyun oynarken kaybeden
çocuğun alanıyla doğrudan bağlantılıdır.
OYUN…
Winnict’a göre oyun tıpkı geçiş
nesnesi gibi ne tam bir içsel gerçeklik ne de dışsal gerçeklik ile ilgili bir meseledir.
Oyun ne içeride ne dışarıdadır… Bebek geçiş nesnesini kullandığında yani ilk
ben olmayan şeyi kullandığında çocuğun ilk kez simge kullanımına hem de ilk
oyun deneyimine tanıklık ederiz.
Nesne kullanımı artık ayrılmış
olan iki şeyin bebek ve annenin ayrı olma durumlarının zaman ve mekandaki başlangıç noktasındaki birliğidir.
Winnicot’un oyun kuramında
1)Bebek ve anne iç içe
geçmişlerdir…
Omnipotans
2)Nesne reddedilir, yeniden kabul
edilir ve nesnel olarak algılanır.
3)Nesne bu kısmi ayrılığın altından
hakkıyla kalkabildiğinde ruhsal güçlerin tüm güçlülüğü ile gerçek olan
üzerindeki denetimi arasında birlikteliğe dayanan deneyimler yaşar.
Anneye duyulan güven bir ara oyun
alanı yatır. Bebek tüm güçlülüğü belli ölçüde yaşadığı için büyü fikri buradan çıkar.
Oyun alanı anne ile bebek arasında yer alan anne ve bebeği birleştiren
potansiyel bir alandır.
Oyunun esası her zaman kişisel
ruhsal gerçeklik ile gerçek nesnelerin denetlenmesi deneyimi arasındaki etkileşimin
iktidarsızlığıdır.
Sonraki aşamada çocuk güvenilir
kişiye ulaşabileceğini ara ara unutsa bile hatırladığı zamanlarda ona yine
ulaşabileceği varsayımıyla oynar.
Daha sonra her iki oyun alanının
örtüşmesine izin verir ve bu örtüşmeden hoşlanma aşamasına gelir. Bebek ilk
anne ile oynar. Bebeklerin oyuna kendilerine ait olmayan fikirlerin
sokulmasından hoşlanma ya da hoşlanmama kapasiteleri vardır.
Öğretmen çocuğu zenginleştirmeyi
amaçlar, terapist ise daha çok çocuğun kendi büyüme
süreçleriyle ve gelişmenin önünü tıkadıkları anlaşılan engellerin ortadan
kaldırılmasıyla ilgilenir. Oyunun kendisinin bir psikoterapi olduğu unutulmamalıdır.
Çocuğun oyun oynayabilecek hale gelmesinin kendisi evrensel bir psikoterapidir,
pozitif toplumsal tavır takınmak toplumsal olarak buna dâhildir. Toplum oyun
oynamanın her zaman korkutucu olma ihtimalini de hesaba katmış ve kurallı
oyunlar örgütlemiştir.
Oyunda en önemli an çocuğun kendi
kendini şaşırttığı andır. Psikoterpiyi de iki kişi arasında oynanan bir oyun
olarak düşünebiliriz. Yani önemli olan zekice yapılmış olan bir yorum anı değildir.
Malzeme olgunlaşmadan yapılan yorum direnç olarak geri döner ya da boyun eğmeye
yol açar ya da hasta oyun oynama kapasitesine sahip değilse yorum işe yaramaz
ve kafa karıştırır, psikoterapi yapılacaksa oyun kendiliğinden gelişmelidir.
Özetlersek,
Oyun ne içeride ne dışarıdadır. Çocuk
oyun alanına, dış gerçeklikten nesneler ya da olgular taşır ve bunları kendi
içsel ya da kişisel gerçeklikten gelen bir örneğe hizmet edecek şekilde kullanır,
somut dünya soyut özelliklere bürünür ve çocuğun kişisel tarihinin parçası
haline gelir.
Geçiş olgularından oynamaya,
oynamadan başkalarıyla oynamaya, buradan da kültürel deneyime giden dolaysız
bir gelişim söz konusudur.
Oyun bedenle ilgilidir, oyunda
nesneler kullanılır, bazı yoğun ilgi türleri bedensel uyarımın belli yönleriyle
bağlantılıdır.
Erojen bölgelerdeki bedensel uyarım
oyunu tehdit eder, dolayısıyla çocuğu bir kişi olarak var olma duygusunu tehdit
eder, içgüdüler oyuna yönelik başlıca tehdittir.
Oyun oynama tatmin edicidir. Haz
verici unsur içgüdüsel uyarımın aşırı olmadığı imasını taşır.
Oyun doğası gereği heyecan verici
ve iktidarsız bir şeydir. Bu iç güdülerden dolayı değil,
içsel algılananla nesnel algılanan arasında gerçekleşen etkileşimle ilgili
iktidarsızlıktır ve oyunun mış… gibi özelliği buradan
gelir.
Oyun oynayabilme bir kapasitedir,
oyun oynamamaya göre bir üst durumdur, oyunla gerçekliği ayırma bunun da
üstünde bir durumdur. Psikoterpi ve pasikanaliz oyun oynamanın insanın
kendisiyle ve başkalarıyla iletişim kurmasına hizmet eden oyunun çok özel bir
durumu olarak gelişmiştir,
BU KISMI ÖZETLERSEK;
Winnictt’a göre kendilik duygusu
kucaklayıcı çevre içinde olgunlaşır.
Anne hem nesne annedir; içgüdüsel
ekonominin nihai hedefidir, içgüdü oku hep o nihai hedefi vurmayı amaçlar. Cinsellik
ve saldırganlık içgüdülerinin adresi olan annedir, gerilimi azaltacak doyum
onda saklıdır.
Anne hem de çevre annedir; çocuğun
gelişim sürecinde ona güvenli ortamı yaratandır, onun gelişim serüvenini kolaylaştırandır,
olgunlaşmasını destekleyendir.
Güvenli bağlanmayı bu iki
güdülenmenin dengede olduğu bir durumun sonucu olarak varsayabiliriz.
Sevgi kavramı, çevre annenin
Aşk ve şehvet, nesne annenin tekelindedir.
İçgüdüler nesneye âşık eder.
Çevre anne kucaklayıcıdır ama sınır
tanımaz yakınlıkta değildir, çocuğun var oluşunun kıyısında durur ve çocukla
potimum dansını yapar. Bu dans daha önce söylediğimiz gibi onu yalnız hissettirmeyecek
içselleştirmedir. Aynı zamanda ona tecavüz etmeyecek, onun yanında yalnızlığını
yaşamasına izin verecektir. Çevre annenin onda yarattığı güven ve güzellik onun
dış dünya ilişkisindeki yaratıcılık esneklik ve mizah ve uyumun kaynağıdır.
Bu aynı zamanda ilişkiye girilen
öteki eş de olabilir,
Eş, nesne eş olduğunda orada
şiddet ve tutkunun fazlalığından
Çevre eş olduğunda
iktidarsızlıktan söz edebiliriz.
Optimal bir ilişki nesne ve
çevrenin özelliklerinin iki kutupta olduğu sinerjide yatar.
Bu yolculuk geçiş alanında gerçekleşir, sadece onu kuran ve oynayan oyuncuların
bildikleri düşlemleri ve ikilemleri barındırır. Bu bir boks maçı gibidir,
ringte sertlik vardır ama soyunma odasında ağrıyan yerlere masaj yapılır.
Benceris aşk söyleminden parçalar;
Sana arzunun nerede olduğunu
göstermek için azıcık yasaklamam yeter... ödipal yasak
Orada yanında olmamı ama kendimi
azıcık serbest bırakmamı ister
Esnek bazı bazı uzaklaşarak ama
yakında kalarak
Bir yandan yasak olarak yanında
bulunmam, kendini rahatsız etme tehlikesi gösterdiğim anda uzaklaşmam gerek…
Tıpkı kendisi dikiş dikerken
çocuğu çevresinde oynayan yeterince iyi anne gibi…
Azıcık yasak,
Çok çok oyun,
Size yolu gösteren ama eşlik
etmekte ısrar etmeyen kibar bir yerli gibi…
SALDIRGANLIK VE DUYGUSAL
GELİŞİMLE İLİŞKİSİ
Saldırganlık psikolojisini
inceleyen öğrenci şu nedenle ciddi zorluklarla karşı karşıyadır. Bütünsel
psikolojide çalmak ve çalınmak, cinayet ve intihar, güçsüz olmak ve güçlünün
güçsüze saldırması aynı derecede saldırgandır.
Kişiliğin bütünleşmesinden önce
saldırganlık vardır ve başlangıçta saldırganlık neredeyse etkinlikle aynı
anlama gelir, kısmi işlev ile ilişkilidir. Bebeğin diş etleriyle memeyi
ısırmasından acıtmak amacı güttüğünü çıkaramayız… Çocuk bir kişi haline geldikçe
bu kısmi işlevler onun tarafından saldırganlık biçiminde düzenlenir.
Oral erotizm saldırgan bileşenleri
kendinde toplar ve sağlıkta fiili saldırganlıkların yani kişinin niyetli olarak
ortaya koyduğu saldırganlıkların büyük kısmının temeli oral aşka dayanır.
Çeşitli evrelerde saldırganlık;
İlk evre… Bütünleşme öncesi
Kaygı gütmeyen amaç
Ara evre… Bütünleşme
Kaygı güden amaç
Suçluluk
Bütünsel kişilik evresi… Kişiler
arası ilişkiler
Üçgen ilişki durumları vb
Çatışma – bilinçli ve bilinçdışı
Kaygı öncesi evre;
Çocuk henüz bu aşamada uyarılma
esnasında tahrip ettiği şey ile uyarılmalar arasındaki sakinleşme zamanlarında
değer verdiğinin aynı şey olduğunu idrak edemez. Bu duygusal gelişim evresi de
saldırganlık kaybedilirse sevme yetisi yani nesnelerle ilişki kurma yetisi de
bir ölçüde kaybedilir.
Kaygı evresi;
Kişiliğin benlik bütünlüğü anne
figürünün kişiselliğini idrak edecek kadar gelişmiştir ve bunun son derece
önemli bir sonucu olarak dürtüsel deneyimin sonuçları ile ilgili kaygısı vardır.
Kaygı evresi beraberinde suçluluk duymayı getirir. Bundan böyle saldırganlığın
bir kısmı klinik olarak keder veya suçluluk duygusuyla ya da sözgelimi kusma
gibi fiziksel bir muadili ile kendini gösterir.
Sağlıklı durumda bebek bu
suçluluğu taşıyabilir ve böylece zaman faktörünü de içine alan kişisel ve canlı
bir annenin yardımıyla kendini verme, inşa etme ve onarma dürtüsünü keşfetmesi
mümkün olur ve bu yolla saldırganlığın büyük kısmı toplumsal işlevlere dönüşüp
kendini bu şekilde gösterir.
Çaresizlik anlarında sözgelimi bir
hediyeyi kabul edecek ya da onarma çabalarına tanıklık edecek biri
bulunmadığında dönüşüm sekteye uğrar ve saldırganlık tekrar boy gösterir.
ÖFKE;
Şimdi sıra yoksunluğun yol açtığı
öfkeye geldi. Her deneyimde bir dereceye kadar kaçınılmaz olan yoksunluk bir
dikotomiye yol açar.
1)Yoksunluk hissi veren nesnelere karşı
masum saldırgan dürtüler
2)İyi nesnelere karşı suçluluk
üreten saldırgan dürtüler
Yoksunluk suçluluktan kaçış sağlar
ve bir savunma mekanizması doğurur. Sevgi ve nefretin ayrı yollara yönelmesi…
Nesnelerin iyi ve kötü olarak bölünmesi gerçekleşirse suçluluk duygusu yatışır,
buna karşı sevgi değerli saldırganlık bileşeninden bir miktarını kaybeder,
nefret ise daha bozguncu bir niteliğe bürünür.
SALDIRGANLIĞIN ÇOK ERKEN
KÖKENLERİ
Saldırganlık sonuç olarak
yoksunluğun yarattığı öfkeden mi kaynaklanır yoksa kendine ait bir kökeni var mıdır?
Uygulamada id’in tam doyumu diye
bir şey olmayacağına göre ilkel aşk dürtüsünde her zaman için tepkisel bir
saldırganlığın olabileceğini söyleyebiliriz. O zaman ince bir araştırmaya gerek
var mıdır? Vardır, çünkü özellikle ilkel aşk dürtüsünün benlik büyümesinin daha
yeni başladığı bir evrede yürürlükte olduğu düşünülürse sorumluluk alma
yetisinin henüz gelişmediği sırada etkin ilkel bir aşk vardır. Bu çağda
insafsızlık yoktur, yıkıcılık id dürtüsünün bir parçasına bağlı ise de ancak
idin doyumuna bağlı olarak çıkar. Yıkıcılık ancak öfkenin ve dolayısıyla da
misilleme korkusunun var olabilmesi için yeterli benlik bütünleşmesi ve benlik
örgütlenmesi gerçekleştiği taktirde benlik sorumluluğu
haline gelir.
Nefret daha karmaşıktır ve ilk
evrelerde var olduğu söylenemez, dolayısıyla saldırganlığı tepkisel saldırganlıktan
tamamen ayrı incelememiz gerekir. Tepkisel saldırganlık, id dürtüsü gerçeklik
ilkesi yüzünden amacına ulaşamadığı zaman dürtünün kaçınılmaz sonu olarak
ortaya çıkar.
Bu varsayımdan yola çıkarak ilkel
aşk dürtüsündeki yıkıcı öğenin kökenini irdelemek mümkündür. Amacımız ilk
deneyimlerindeki tesadüfen yıkıcı olan saldırganlık öğesinin tarihsel kökenini incelemektir.
Elimizde en azından hareket yetisi var. Rahim içi döneme
uzanan bütün bebeklik boyunca süregelen hareket yetisi id deneyiminin
kendisinde var olan etkinlikle bağlanabilir mi? Bu etkinlik id öğesi olarak mı
sınıflandırılmalı yoksa benlik öğesi mi? Yoksa benlik ile idin farklılaşmadığı
bir evre olduğunu kabul edip hareket yetisini benlik id farklılaşmadan önce
görülmesi temelinde sınıflandırmaya çalışmaktan vazgeçmek mi gerekir?
Her bebeğin kendine ait id
deneyimi örüntüsünde, id deneyiminin yüzde x kadarını ilkel hareket yetisi oluşturur.
Dolayısıyla 100-x başka şekillerde kullanılmak üzere ayrılır. Çeşitli
bireylerin saldırganlık ile ilgili deneyimleri arasında büyük farklılıklar
olmasının nedenlerinden biri budur.
Dr. Işılay Altıntaş