04 Kasım 2007 Pazar
YAŞAMIN KIYISINDA
Nejat
annesini altı aylıkken kaybeder. Nejat’ın babası Ali, Nejat’ın hem annesi hem
de babası olur. Ali, oğlunu Almanya’da büyütür. Oğlunu profesör olacak kadar
iyi yetiştirir.
Nejat’ın
film boyunca durgun bir havası vardır. Duygularını dışarıya çok fazla
yansıtmaz. Onun duygularını daha çok eylemlerinden, seçimlerinden anlamaya
çalışırız.
Nejat
başrol oyuncusu olmasına rağmen film boyunca Nejat’la etkileşimde bulunan diğer
karakterler ön plana çıkar.
Nejat
karakteri, bana Kafka’nın kahramanı Bay K. yı
hatırlattı. İki karakterin de savunmacı (defansif) bir
var oluş şekli içinde olduğunu söyleyebilirim. Bu var oluş şekli ergenlik
döneminin bitmediğini bize
göstermektedir. Bu karakterler kendilerini ortaya koymaktan çok “diğerlerinin” davranışlarını önemsemektedirler.
Kendilerini bir arayış içinde, bir var olmak veya olmamak şeklinde ortaya koyarlar.
Ölüm temasının olduğu bir yok oluşla, huzurlu ve suçluluk duygusundan uzak bir
var oluş arasında gidip gelirler.
Nejat
karakterini uzamış bir ergenlik
süreci içinde gibi düşündüm.
Ayten
karakteri de onunla bir kadın karakter olarak paralellik arz ediyor.
Ergenliğin
önemli özelliklerinden biri kederli olmaktır. Ergenlik kastrasyon
karmaşasının yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir.
Filme
genel bir kederlenme havası var. Bu melankolik havayı oluşturan en önemli
özellik filmdeki karakterlerin ölümleri olmuş.
Filmde
ölümler önemli bir anlatım unsuru olarak kullanılmış.
Kazım
Koyuncu’nun ölümü
Yeter’in
ölümü
Lotte’ın
ölümü
Ali
hayat kadını olan Yeter’le birlikte yaşamaya başlar.
Ama
daha sonra Ali’nin Yeter’e öfke ile attığı tokat, Yeter’in ölümüne sebep olur.
Yeter
anne sembolü olarak Nejat’ın da hayatına girmiştir. Daha önce de babası başka
bir kadınla da birlikte olmuştur. Ama Nejat’ın öz-annesi, daha sonra gelen bu dul
kadın ve Yeter üçü birden Nejat’ın hayatından çıkar gider. Bütün yaşantısı
boyunca babası (Ali), Nejat’ı annesiz bırakmıştır. Babası “anneyi” yok
etmiştir.
Yok,
etmiştir; ya onları öldürmüş, ya onlar ölmüşler veya ayrılmışlardır. Aslında
küçük çocuk için (bilinç dışının dilinde) bütün bunların hepsi babanın
anneyi öldürmesine indirgenebilir. Yani Ali Bey bir “anne” katilidir.
Peki
neden?
Filmde
bunun için bulabildiğimiz kanıtlar, Ali Bey’in cinsel arzularıdır. Oğluna ve
Yeter’e karşı duyduğu güvensizlik onu hırçınlaştırmaktadır. Ali’nin, Yeter’e
“tamamen” sahip olma arzusu ikisini de bir çatışma durumuna getirmiştir. Ayrıca
Ali Bey oğlu ile sınır aşıcı, agresif (girici) bir
ilişki kurmaya yatkındır. Nejat’ın hoşlanmamasına rağmen cinsel hayatı hakkında
sorular sorar.
Ali
Bey, oğlu ve Yeter bir araya gelirler. Ali Bey üçünün bir araya geldiği ilk
anda kalp krizi geçirir. Daha önce Ali, Yeter’le ilişkiye girdiği halde kalp
krizi geçirmez. Bu üç kişi arasında ortaya çıkan gerilim “o kadar” yüksektir ki
daha ilk karşılaşmadaki stres böyle bir sonuca yol açar.
Nejat
altı aylıkken öz annesini, daha sonra bir üvey anneyi ve en sonunda da Yeter’i
kaybeder.
Yeter’in
ölümüne sebep olduğu için babasını reddeder. “İnsan öldürmüş biri benim babam
olamaz”
Baba
ideallerini de reddeder. Almanya’yı ve profesörlük pozisyonunu bırakıp
Türkiye’ye gelmeye karar verir. Bu davranış, babanın ona sağladığı güçlü
pozisyonu terk edip, onun annesini aramaya yöneldiğini gösterir.
Türkiye
ana-vatanın kendisi; zaten bir anne sembolüdür. Türkiye’ye dönüş “anne
dünyasına” dönüştür.
Türkiye’ye
Yeter’in kızı Ayten’i aramak, bulmak ve sahiplenmek
için gelir. Yeter’in kızı Ayten’de Yeter’in mirası
olarak anne dünyasına ait bir kişidir.
Ayten’in
de babası yoktur. Yani Nejat ve Ayten birbirinin ayna
görüntüsü olan, simetrik erkek ve dişi karakterlerdir.
Nejat
ve Ali birlikte balık yerler. Balık eril bir semboldür.
Yeter,
kızı Ayten’e ayakkabı gönderir. Ayakkabı dişi bir
semboldür.
Erkek
ve dişi dünyanın böyle karşılıklı simetrik ilerleyişi filme güzel bir hava
vermiş.
Ayten
için ise Türkiye baba dünyası, Almanya anne dünyasıdır. Devleti baba sembolü
olarak düşünebiliriz. Ayten devlete (baba sembolüne)
karşı suç işler ve Almanya’ya (anne dünyasına) kaçar. Anne dünyası içinde Lotte karakteri ile karşılaşır.
Almanya’da
nasıl Nejat ve Babası bir erkek dünyası içinde yaşıyorlarsa, Ayten de Lotte ve annesi ile bir
kadın dünyası içinde yaşamaya başlar.
Ayten Lotte ile homoseksüel bir ilişki yaşar.
Lotte’ın
annesi, kızı ve Ayten arasındaki bu yakınlıktan
rahatsızlık duyar.
Lotte’ın
annesi, Ayten ile siyasi bir tartışma yapar. Ayten devleti (baba sembolünü) eleştirirken, Lotte’ın annesi ona karşı çıkar. Aslında Lotte’ın annesi Ayten’e baba
sembolü (devlet) ile barışması gerektiğinin ilk işaretini göndermiştir. Ayten’in buna cevabı Lotte ile
birlikte evden kaçmak şeklinde olur. Lotte’ın kötü
annesine karşı kendi iyi annesini – gerçek annesini- aramaya çıkarlar.
Ayten
Almanya’dan- anne dünyasından reddedilir ve Türkiye’ye baba dünyasına gelir.
Nejat
Almanya’yı baba dünyasını reddeder ve Ayten’i bulmak
için Türkiye’ye anne dünyasına gelir.
Lotte, Ayten’e yardım etmek için Türkiye’ye gelir.
Ali
Bey Almanya’dan baba toprağına, Türkiye’ye geri döner.
Artık
herkes Türkiye’ye gelmiştir.
Polis
komiseri Nejat’a neden Ayten’e yardımcı olmak
istediğini söyler. Sokakta yardımcı olabileceği bir sürü başıboş, suç işlemeye
eğilimli çocuk vardır. Bu çocuklar anne babaları tarafından terkedilmiş
çocuklardır. Nejat, Ayten’e yardımcı olmak ister
çünkü babasının anne sembolünü öldürmesinin kefaretini ödemek istemektedir.
Ayrıca yıllardır olmayan “anneye” kavuşma arzusu vardır.
Filmde
gerçekleşen iki ölüm arasında da bir simetri vardır.
Baba
kazayla anne sembolünü öldürür.
Sokak
çocukları kaza ile “genç kızı” öldürür.
İki
ölüm de kazayla olur. İkisinde de erkeksi bir hava vardır. Birincisi zaten
direkt cinsel amaçlı bir talep sonucu ortaya çıkar.
İkinci
ölüm süreci örgütün Ayten’den sakladığı silahı
istemesiyle başlar. Silah fallik bir anlama sahiptir.
İktidarı, gücü ve erkekliği sembolize eder. Silah yüzüklerin efendisindeki
yüzük veya He-Man’in kılıcı gibi büyülü bir anlama
sahiptir filmde.
Bu
büyülü fallik sembol suç işlemeye eğilimli sokak
çocuklarının eline geçince kazayla Lotte ölür.
Fallus
homoseksüel ilişkiyi kırar ve yok eder. Kadınsı dünya ikiye bölünür ve yarısı
yok olur. Aslında Ayten örgütün isteğini kabul ederek
Lotte’nin ölümünü hazırlamıştır.
Lotte’nin
annesi geldiğinde büyük bir pişmanlık içindedir. Artık Almanya’da kendi kızını
reddetmesine neden olan fikirlerinden vazgeçmiştir.
Bence
filmde en etkileyici karakter Lotte’ın annesidir.
Diğer bütün karakterlerden daha radikal bir değişim geçirir. Filmdeki
dönüşümlerin taşıyıcı noktası bu “anne” karakteridir.
Nejat’ın
kaybettiği bütün annelerin yerine Lotte’ın annesi,
Tanrı tarafından gönderilmiştir sanki. Onunla aynı evde kalır. Nejat Almanya’da
babası ile barışmamıştır. Hapiste onun ziyaretine gitmez. Türkiye’de
ana-vatanında ise, babası ile barışmaya hazırdır. Anne sembolü ile birlikte
aynı evde kalmak, anne ile huzurlu ve gelenekler içindeki bir var oluş şekli
Nejat’ın babasını affetmesini sağlar. Ruhunda babası ile barışmaya giden süreci
başlatır.
Lotte’ın
annesi Nejat’ın evinin bitişiğindeki tarihi-eski İstanbul evinin neden restore
edilmediğini sorar. Nejat bunun nedeninin kültürsüzlük ve cahillik olduğunu
söyler. Kültürsüz olan babasıdır. Binaların bakımsızlığının sorumlusu ise suçla
ilişkili güç odaklarıdır (mafya). Bu babayla çatışmanın devam ettiğini
gösterir. Ama daha sonraki bir sahnede bu eski evin önüne iskele kurulmuştur.
Yani ev restore edilecektir. İşte bu sahnede bize babayla barışmanın
başladığını gösterir. Evin anneyi sembolize ettiği açıktır. Baba sembolü
değerli anneyi, aslında bir sanat eseri olan anneyi (tarihsel değeri olan evi)
bakımsız ve kötü durumda bırakmıştır. Şimdi aslında yeni algılayış şekli içinde
Nejat babanın sandığı kadar kötü olmadığını anlamaya başlar. Nejat hem annesini
(sembolik anlamda) bulduğu hem de babasıyla barışacağı, yüzünün hayata dönük
olduğu bir sürecin başlangıcındadır.
Son
sahnede Nejat, anneyi sembolize eden denizin kıyısında, babasının balık avından
gelmesini bekler. Deniz dişi, baba ve balık eril sembollerdir. Yaşamın
kıyısındadır. Hayata ve libidoya yönelmiştir. Ölümden uzaklaşmak ister.
Lotte’in
annesi kendi değişiminin zirve noktasına Nejat’ın evinde ulaşır. Ölen kızının
günlüklerini okurken kızıyla olan içsel gerilimi sona erer. Artık kızına karşı
cephe almaktan vazgeçmişidir. Hatta kızının davasını sahiplenir. Daha önce Ayten’le gergin ve sinirli bir ilişki içindedir. Değişimden
sonra ise Ayten’e karşı koruma, kollama ve sevgi
duyguları yeşertir.
Lotte’in
annesi Çukurcuma yerine yanlışlıkla Kurkucuma gibi
uyduruk bir kelime söyler. Burada Çukurcuma dişi bir semboldür. “Kurkucuma” nın Türkçedeki
karşılığı Korkucuma olabilir. Korkucuma ise dişilikten ve anneden korkmayı
işaret etmektedir. İki karakter bu hatadan dolayı gülerek birbirine sarılır.
Artık Çukurcuma kabul edilmiştir. Korkucuma sona ermiştir.
Ayten
pişmanlık yasasından yararlanarak, hem baba sembolü ile barışmış, hem de anne
sembolü ile barışmıştır.
SEYİRCİ YORUMLARI
“sonu olmayan bir kısır döngü içinde
olayların bir sonuca bağlanmasını bekliyorsunuz ama film bir boşluktasınız
hissi vererek bitiyor.”
“İlk defa bir filmde filmin sonunda yazılar çıkarken
yerimde oturup evet mutlaka bir şey olacak diye ümitle bekleyip ışıklar yandığında
ümitsizliğe kapıldığım filmdi.”
Filmdeki
iki önemli noktaya vurgu yapılmış. Ebeveynlerle çocuklar arasındaki mesafenin
büyük ve aşılmaz görünmesi, filmin son sahnesinde bile, babanın geleceğinden
emin olmamıza rağmen, bir kucaklaşmanın olmaması bu duyguları yaratıyor.
Seyirci babanın gelişini ve mutlu bir sonu bekliyor. Çünkü hava bir azizlik
yapabilir Ali Bey kıyıya dönemeyebilir, babanın kalbi tutabilir vs, gözümüzle
görmek istiyoruz. Belki baba oğlunu affetmeyecek bunu da görmek istiyoruz.
Burada bir boşluk kalmış.
“kadın kadına öpüşmesi ilginç oldu biraz”
“filme hiç beğenmedim çünkü sondan başa
doğru gösterildi. Konusunu da anlamadım:( ve Nurgül Yeşilçay’ın bayanla öpüşme sahnesi gerçekten çok
iğrençti...”
“ülkemiz ve onun insanının dünyası
oldukça dışarıdan, anlaşılamayan veya yanlış anlaşılmış bir şekilde
aktarılıyor. İstanbul’da sanki suç mekânı. Kız
İstanbul’a geldi ve kısa bir sürede öldü”
“Birbirini arayan insanlar ama
bulamayışlar, oysa ne kadar da yakınlar birbirlerine, tesadüfün böylesi denecek
yakınlaşmalar ama kavuşamamalar, cenazelerin taşınma sahnesi oldukça
dokunaklıydı, ama sanki film yarım kalmış gibi.”
Filmdeki
suçluluk duygusu seyircide de paralel bir suçluluk duygusu uyandırıyor ki zaten
böyle olmasını bekliyoruz. Ama neden bazı kişilerde bu duygu rahatsızlık düzeyine
varmış?
Travmatik,
kaotik dünyanın organize ve yeniden kurulmuş bir şeklinin oluşmaması,
ebeveynlerle yaşanmak istenen “yakınlığın” yarım kalması, tam bir “arınmanın”
oluşmaması bu duygulara yol açıyor sanırım. Karakterler ensest
gerilimlerini aşmakta, ergenlikten çıkmakta, seksüel nötralizasyonlarını
sağlamakta zorluk çekmeye devam ediyorlar sanki.
Filmdeki
karakterler geçmişle hesaplaşmalarını tamamlayamıyorlar.
Ama belki bundan daha önemli olan
karakterlerin geçmişle hesaplaşmak ve kendileri ve insanlığın mutluluğu için
adımlar atmak konusundaki samimiyetleri. Belki Fatih Akın daha sonraki
filmlerinde bu yarım kalmışlık duygusunu aşmayı başarır.
Seyirci yorumları için bkz: http://www.sinemalar.com/film/648/Yasamin-Kiyisinda/